Translate

26 Eylül 2016 Pazartesi

İÇ TÜKETİMİ ARTIRMAK

Yalnız iç taleple büyüme yetersiz oluyor, sağlıklı büyümek için ihracatında artması gerekiyor…








Küresel resesyon nedeniyle petrol ve emtia fiyatlarında yaşanan çözülme, şu sıralarda birçok ülkede enflasyonu geriletiyor. Ülkemiz ’de son zamanlarda enflasyonda yaşanan gerilemede de petrol ve emtia fiyatlarındaki düşüşün önemli etkisi var. Bu etkinin önümüzdeki dönemde de süreceğinin tahmin edilmesi, enflasyon beklentilerini giderek düşürüyor. Enflasyonda düşüş olması paranın satın alma gücündeki kaybın azalması ve dolayısıyla zaten gelirleri fazla yüksek olmayan Ülkemizin çoğunluktaki vatandaşları için tüketim harcamalarına gelirinin daha fazla kısmını kaydırılabilmesi, yani geliriyle daha fazla mal alması anlamına geliyor. Gelişmiş ülkelerde ise gelirdeki artış ya da fazlalık tasarrufa yöneliyor.
Ülke ekonomisinin büyümesinde en etkili faktörlerden biriside şüphesiz yerli üretimin artmasıdır. Tabi ki iç tüketimin artması üretimin artmasını direk etkileyen unsurlardan. Ancak gerçek büyüme iç tüketimle birlikte, üretime paralel olarak artan ihracattaki büyümeden elde edilen girdilerden kaynaklanmaktadır.
Bir ülkede siyasi istikrarın ve güven ortamının olması ekonominin büyümesine olumlu etkisi oluyor. İç talepte bir canlanma oluşturulabilmesi için öncelikle 15 Temmuz Darbe Girişimi nedeniyle oluşan ekonomideki azda olsa güven kaybının telafi edilmesi gerekiyor.  İç talebin canlandırılmasını zorlaştıran bir başka faktör de şirketlerin tasarruf amacıyla aldıkları önlemlerden kaynaklanıyor. Birçok şirket son zamanlarda özellikle asgari ücretin artmasıyla çalışanlarının bir kısmının işine son verdi, kalanların ücretlerine de düşük zam uygulaması yaptı. Geliri azalan tüketici de iyice kabuğuna çekildi. Malumunuz tüketim, gelirin bir fonksiyonu, yani tüketim gelire bağlı olarak hareket eder.
Esnafa düşük faizli krediler, yeni işyeri açanlara vergiden muafiyetvergi indirimi, tüketici kredileri ve kredi kartlarında kısıtlanan taksit sayısının biraz daha artırılması gibi destekler iç tüketimin artırılmasına katkı sağlar ve üretiminde artmasına neden olur. Üretim artarsa, gelir ve istihdam artar. Geliri artan bireylerde harcama yapar, ekonomi canlanır.
Tüketiciliğin ağır bastığı günümüz küresel dünyasına paralel olarak Ülkemizde de Hükümet; Kredi kartları ile taksitli alışverişlerde düzenleme yaptı, en düşük harcama limiti 5.200 TL’ye çıkarıldı, genelde taksit sınırı 9 aydan 12 aya yükseltildi. Cep telefonu, akaryakıt, gıda harcamalarında taksit yok. Bilgisayar ve teknolojiye dayalı ürünlerde taksit süresi 6 aya düşürüldü. Kredi kartı kullananların 12 milyar TL ödenememiş borcu var. Bu borçlara 72 aya kadar vade ile yeniden yapılanma imkânı getirildi. Kredi kartlarıyla ilgili düzenlemelere ek olarak bankaların tüketici kredileri ile konut kredileri için de düzenlemeler yapıldı. Tüketici kredilerinde vade 36 aydan 48 aya çıkarıldı. Konut kredilerinde bankaların toplam satış fiyatına göre % 75 olan kredileme sınırı % 80’e yükseltildi. Başka bir deyişle Hükümet vatandaşlara kolay ödeme imkânını sağlayıp, borçlanma yoluyla tüketimi ve ona bağlı üretimi artırmayı öngördü. Yani büyümenin yavaşlaması nedeniyle Hükümette bir dizi önlem alıp piyasaları canlandırmaya çalışıyor. İç talebi artırıp büyümeyi de artırma hedefleniyor.
Toplam talep, iç ve dış talepten oluşmaktadır. Buna göre yalnız iç taleple büyüme yetersiz oluyor, sağlıklı büyümek için ihracatında artması gerekiyor. Üreticilerimizin yeni dış pazarları keşfetmesi ürettikleri mal veya ürünleri pazarlayıp satması gerekiyor ki şu küresel durgunlukta bunu yapabilmek ipte cambaz yürütmeye benziyor. Mevcut pazarları da korumak bir beceri istiyor. Ancak pes etmemek gerekiyor. Sanayicilerin üretim maliyetini dolaysıyla rekabet gücünü etkileyen ve önemli girdilerinden olan enerjide ve hammaddede ithalatının mümkün olduğu kadar azaltılması, yerli ve yenilenebilir kaynaklar ile tasarrufa yönelmenin sağlanması, tüm bunların yanı sıra belki de üretimde yeniliğe gidilmesi, çağın gereği teknoloji ağırlıklı bilişimle ilgili mal ve hizmet üretimine de geçmek gerekiyor.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 7494 defa okunmuştur .


19 Eylül 2016 Pazartesi

TURİZMİN EKONOMİDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Turizm ekonomik büyümenin ve gelişmenin önemli ayaklarından biri olarak değerlendirilmektedir…










İkinci dünya savaşına kadar turizm göz ardı edilmiş, ikinci dünya savaşından sonra batı toplumlarında ön plana alınmış, ekonomik öneminin ve etkisinin anlaşılması üzerinede hızla gelişmeye başlamıştır. Günümüzde, gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülkede turizmi ekonomik büyümenin ve gelişmenin önemli ayaklarından biri olarak değerlendirilmektedir. Turizm birçok ülkede; istihdama, gelir düzeyine, iç-dış borç yükünün hafiflemesine, ödemeler dengesine ve sonuçta ülke insanın refah düzeyinin yükselmesine önemli ölçüde katkı sağlamaktadır.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde vatandaşlarının gelirlerindeki artışla yükselen refah düzeylerine bağlı olarak seyahate ve turizme insanlar daha fazla pay ayırmaktadır. Dolayısıyla turizme harcanan para nedeniyle ülkelerin turizm gelirleri sürekli artış göstermektedir. Burada önemli olan bu sektöre yapılan yatırımlar ile hizmet ve kaliteyi ön planda tutanların turizmden daha fazla pay alacak olmalarıdır.








Yabancı turistlerin bir başka ülkede yapmış oldukları turizm amaçlı harcamalar, o ülkeye sağladığı döviz geliri açısından aynen mal ihracatında olduğu gibi bir ihracat etkisiyapmaktadır. Turizmden elde edilen tüm gelirler, turistlere satılan her türlü ürün ve hizmet ek ihracat olarak kabul edilmektedir. Turizmin gelişmesiyle birlikte o ülkede; döviz sıkıntısı hafifler, yerli firmalarının ülke dışınkaki rakipleri ile rekabet gücü ve sonuçta verimliliği artar, yerli üretim artarken maliyet düşer, dış ticaret dengesine pozitif yönde etki eder, istihdama katkı sağlar ve bir bütün olarak toplam gelirde artışa yol açar dolaysıyla ekonomik büyüme olumlu etkilenir.
Dünyada çok hızlı büyüyen ve gelişen sektör olan turizm, ülkemizde de son yıllarda dünyadaki gelişmelerle aynı yönde büyüme ve gelişme göstermiştir. Ülkemizde 1980 sonrası turizmin hızlı bir şekilde geliştiği ve uluslararası turizm sektöründe yer edinmeye çalışıldığı görülmektedir. 1982 yılında çıkarılan 2634 sayılı “Turizmi Teşvik Kanunu” hiç kuskusuz turizmin ülkemiz ekonomisi içindeki hızlı yükselişinde etkili olmuştur. Bu kanunla sektöre yatırım teşvikleri ile mali destek sağlanmıştır. Son yıllarda dünyanın en çok turist çeken ülkeleri arasında yer alan ülkemize özellikle yaz aylarında gelen turistlerin büyük bölümü güney sahillerini (Antalya-Muğla), buram buram tarih kokan ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul'u ve Ürgüp-Göreme yöresi ile Ihlara Vadisi'ni (Nevşehir) tercih etmektedir. Turizm gelirleri ve ziyaretçi sayıları dikkate alındığında tarihi ve kültürel yerler ile tatil ve eğlence yerleri olmak üzere her iki alanda da 2001’den beri düzenli bir artış olduğu görülmektedir. Turizm  ülkemiz ’in ekonomik anlamda büyümesine olumlu yönde bir katkı sağlamaktadır. Turizm 54 sektörü doğrudan etkilemektedir. Bu sebeple ekonomide lokomotif sektörler arasında yer almakta olup, ülke ekonomisine katkısı önemli ölçüdedir. 2015 yılında Rusya ile uçak krizi nedeniyle turizm gelirinde bir miktar düşüş olmuş, bu olayın 2016 yılına daha fazla etki edeceği bir gerçektir. Rusya ile kriz çözülmüş olup şimdiden olumlu etkisini görmekle beraber, 2017 yılı turizmine olumlu yansıyacağı kuşkusuzdur. 







Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 8626 defa okunmuştur .

11 Eylül 2016 Pazar

BAYRAM EKONOMİSİ…

Dini yönden yapılan harcamalarda (zekât, fitre, sadaka, kurban vs) ekonomide büyük yer tutuyor ve sirkülasyona neden oluyor, ekonomi canlanıyor…









Bayramların sosyal hem de ekonomik tarafı var. Ülkemizde yılda iki dini bayram nedeniyle ekonomide büyük canlılık yaşanıyor. Kıyafetten ayakkabıya, hediyelik eşyadan gıdaya birçok ürünün satışları olağanüstü artıyor.
Genelde bu iki bayram esnaf ve halk tarafından sevilir, çünkü: Esnaf canlılık yüzünden sevinirken, zenginler zekât, sadaka, fitre verip manevi rahatlığa erişir, yoksullar da Ramazan’da zekât, sadaka, fitre ile zenginlikten kendilerine düşen payı alır, Kurban’da da bir yıl boyunca hasretini çektikleri kırmız et yemeklerine kavuşurlar. Yoksullarda kurban kesenlerin dağıttıkları etlerden payını alırlar. Kısacası et yemeyen hemen hemen zengin fakir kalmaz. İşte maddiyat ve maneviyatın birleştiği kaynaştığı ortamdır bayramlar. Dini yönden yapılan harcamalarda (zekât, fitre, sadaka, kurban vs) ekonomide büyük yer tutuyor ve sirkülasyona neden oluyor ve ekonomi canlanıyor.
Vatandaşlar bayram alışverişi için mağazalara ve marketlere akın ederken esnaf da bayram öncesi ve bayram tatili süresince adeta bu canlılığı olumlu bir şekilde yaşıyor. İç turizmden ulaştırmaya kadar diğer sektörlerde olumlu etkileniyor. Bayram öncesi 2. el otomobil satışlarında da hareketlenme yaşanıyor. Kurban bayramında ise bunlara ilaveten hayvancılık sektörünün payı büyük oluyor, neredeyse tüm harcamaların yarısı kurbanlıklar için ödeniyor. Vatandaşların bayram dolayısıyla yaptığı harcamalar tüm esnafın yüzünü güldürüyor. Bayram öncesi cadde ve sokaklar hınca hınç alışveriş yapanlarca doluyor. Bayramı vazgeçilmezleri arasında olan ve bayramla özdeşleşen şeker, lokum, çikolata ve kolonyalar tezgâhlardaki yerini alıyor. Baklava ve börekler alınıyor ya da yapılıyor. Bayram nedeniyle esnafta çeşitli kampanyalar düzenleyerek ve ürünlerinde indirime gidip vatandaşların alış verişi için ortamı cazip hale getirmeye çalışıyor, vatandaşta alış verişin tadını çıkarıyor. Bu bayramlarda en çok mutlu olanlar sanırım, çocuklar oluyor. Söz konusu çocuğu olunca ailelerin, giymez giydirir, yemez yedirir, nitekim vatandaşlar özellikle çocuklarını sevindirmek için alışveriş yaptıklarını söylüyor.
Dini bayramlarda; İnsanlar ailelerinin yanına gidiyor dolayısıyla harcama yapıyor, tatile gidenler zaten harcamasını yapıyor, bayram vesilesiyle hediyeleşmeler oluyor ekstre harcama gerektiriyor, ramazan bayramında zekat ve fitre ile kurban bayramında kurban harcamaları oluyor, işverenler gerek kamu gerekse özel sektör; memuruna, işçisine, emeklisine bayram öncesi maaş ve ücret dağıtıyor ve böylece yeni bir harcama fırsatı oluşturuyor, bankalar da bayram dolayısıyla kredi musluklarını açıyor ve ihtiyaç kredisi dağıtıyor, işte sana bayram ekonomisi, hepsi topyekun bayram öncesi ve bayram tatili süresince bu kısa dönemde gerçekleşiyor. Ekonomiye can suyu oluyor, bir müddet ülke ekonomisi nefes alıyor.
Kurban Bayramı, hayvancılık başta olmak üzere turizmden ulaştırmaya, gıdadan tekstile birçok sektöre hareketlilik getiriyor. Bu yıl 850 bin büyükbaş, 2,7 milyon da küçükbaş olmak üzere Kurban Bayramı’nda 3,5 milyonu aşkın hayvan kurban edileceği, fiyatların büyükbaşta 2.850 TL-16 bin TL arasında, küçükbaşta 450-1.700 TL arasında değiştiği, yaklaşık 7,5 milyarliralık hareketlilik beklendiği TZOB’ce açıklandı. Bankalararası Kart Merkezi (BKM) verilerine göre, geçen Ramazan Bayramı'nda, arife gününü de kapsayan 4-7 Temmuz 2016 tarihleri arasında 3,6 milyar liralık kredi kartı harcaması yapıldığı bildiriliyor. Şimdi ise kurbanlıklarla birlikte bayram döneminde piyasalarda nakit ve kredi kartı olmak üzere 15 milyar liraya yakın alışveriş hacmi oluşması bekleniyor.
Tatil nedeniyle milyonlarca kişi yollara çıkıyor dolaysıyla 9 günlük uzun Kurban Bayramı tatilini fırsat bilen yaklaşık 700 bin kişinin tatile çıkması turizm sektörünü de hareketlendiriyor. Ülkemizin bulunduğu bölge ülkelerindeki istikrarsızlıklar, artan terör eylemleri ve Rusya ile yaşanan kriz nedeniyle zor günler yaşayan turizm sektörü için iki dini bayramda ayrı ayrı 9 günlük bayram tatili umut ve turizmci için nefes alma dönemi oldu. Bayramda sadece otobüsle 10 milyon yolcunun seyahat etmesi bekleniyor. Uçaklarda da büyük yoğunluk yaşanıyor. Özel araçlarıyla seyahat edecekler dâhil yaklaşık 30 milyon kişininbayramda seyahat edeceği ya da yer değiştireceği tahmin ediliyor.
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 7302 defa okunmuştur .

5 Eylül 2016 Pazartesi

İNŞAAT SEKTÖRÜNÜN EKONOMİYE ETKİSİ

İnşaat sektöründeki hareketlilik, ilişkili olduğu diğer sektörlerde de hareketlilik demektir...












Ülkeler, inşaat sektörleriyle küresel anlamda yer edinmek daha fazla pay almak istemektedir. Bu anlamda teknolojik ve siyasal gelişmelerde inşaat sektörünü yakından ilgilendirmekte, dolayısıyla firmalar çeşitli yöntem ve yaklaşımlar sergileyerek var olma savaşı vermekte, kendini yenileyebilen, çağa ayak uyduran, teknolojiyi kullananlar bu yarışta ayakta kalmaktadır.
İnşaat sektörü, diğer sektörle ilişkileri, iş hacmi, istihdam etkisi ve ihraç edilebilirliği nedeniyle ülkeler için ekonomilerine en önemli katkı yapan sektörlerden olup, gerek arz gerekse talep yönünden ülkelerin ekonomilerini etkilemektedir. Kısacası inşaat sektörü ülkelerin sosyal ve ekonomik hayatıyla yakından ilgilidir. İnşaat sektörünün ekonomiye dolaylı dolaysız katkısı, imalat ve maden sektörleriyle olan yakın ilişkisi, istihdam sağlayıcı özelliği ve ihraç edilebilen bir hizmet olması önemini gösteren özelliklerindendir. İnşaat sektöründeki hareketlilik, ilişkili olduğu diğer sektörlerde de hareketlilik demektir. İnşaat sektöründeki büyüme diğer sektörlerde de büyümeyi getirir. Tersinde ise diğer sektörlerde daralma, küçülme ve genelde işsizliğin artması demektir. Sektöre girdi veren ana sanayiler; cam, çimento, demir-çelik ve mobilya hariç ağaç ürünleri, taş-tuğla, enerji, kimya, plastik, makine, motor gibi sektörlerle, bankacılık, sigortacılık, teknik müşavirlik gibi hizmet sektörleri de inşaat sektörüyle değerlendirilmektedir. İnşaat sektörünün 200' ün üzerinde sektörle ilişkili olduğu belirtiliyor. Onun içindir ki inşaat sektöründeki olumlu ya da olumsuz gelişmeler ülke ekonomisini yakından ilgilendirmektedir.
Dünya inşaat sektörünün toplam üretimi yıllık 3 trilyon doları geçmesi sebebiyle ülkeleri de bu pastadan daha fazla pay almak üzere rekabet içine almaktadır. İnşaat sektörü ülkelere istihdam sağlayıcı ve döviz getirici özelliğe sahip olduğundan firmaların inşaat taahhütleri de ilgili devletler tarafından desteklenmektedir. Yine enflasyon ve durgunluk ile mücadelede de bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Diğer ülkelerde inşaat sektöründe faaliyet göstermek ülke kaynaklarının ve çeşitli sektörlerinin dışarda pazar edinmesini sağlamaktadır. Bunlar, müşavirlik, bankacılık, sigorta hizmetleri, yapı malzemeleri-elemanları, donanım, iş gücü gibi geniş alanları kapsamaktadır.
Ülkemiz özellikle 70’li yıllardan itibaren müteahhitlik sektöründe yurtdışında işçi istihdam etmesi, kullanılan malzemelerin Türkiye’den ihracı ve yüklenilen işlerin getirdiği kârlar ile birlikte önemli pay edinmiştir. Yurt dışında çeşitli ülkelerde Türk firmaları zamanla ve deneyimleriyle birlikte, yol, tünel, köprü, baraj, enerji santralı, liman, havaalanı, boru hatları gibi altyapı projeleri ve hastane, hava limanı, otel, büro, şirket binası, ticaret merkezi gibi prestij yapıları gerçekleştirmiştir. Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri yıllık 30 milyar Dolarlar seviyesine çıkmıştır. Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhitleri listesinde, 40’ın üstünde Türk firması yer almaktadır.
Nüfusun artmasına bağlı olarak yeni inşaatlar, kamu binaları-yapıları, sosyal yapılar ve konutlara ihtiyaç duyuluyor.  Son yıllarda gerek finansman gerek ekonomik istikrar ve faizlerin düşmesiyle iç piyasada da inşaat yatırımları gözde hale gelmiş, bir de buna kentsel dönüşüm projeleriyle mevcut kalitesiz yapılardan kurtulma konusu eklenince konut piyasasında önemli ölçüde büyüme yaşanmıştır. Ülkemizde son dönemde inşaat sektöründeki yaşanan büyüme de daha çok konut talebindeki büyüme ile gerçekleşmiştir. Konut arzı kredi piyasasındaki gelişmelerden etkilenmektedir. Konut inşaatlarının reel faiz oranlarından etkilendikleri de belirlenmiştir. Toplam nüfusun % 7-8'inin inşaat sektöründen gelir sağladığı, ekonomiye dolaylı etkisinin % 33 olduğu istihdam payının ise % 12 olduğu belirtilmektedir.
Darbe girişiminin ardından ekonomiyi canlandırmak ve son zamanlarda durgunlaşan emlak satışlarını harekete geçirmek için Emlak Konut tarafından bir kampanya başlatılmıştır. Hayata geçirilen kampanya kapsamında; kredilendirme sistemi, faiz oranları ve konut fiyatlarında yaşanan düşüşle beraber konut satışlarında artışların gözlendiği, nitekim 1 aylık kampanya döneminde 7 aylık cironun elde edildiği, talebin yoğunluğu sebebiyle kampanyanın uzatıldığı açıklanmıştır. 
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 9695 defa okunmuştur .

29 Ağustos 2016 Pazartesi

HELİKOPTER PARA NEDİR?

Krizlerin etkisi azaltmak ve piyasaları canlandırmak için şimdi de bireylerin hesabına doğrudan para yatırma gibi bir uygulama çeşitli ülkelerin gündemlerinde…












Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu kırılgan büyüme ve düşük enflasyon ortamında artan küresel resesyon korkularıyla baş etmek için önerilen politikalardan birisi de “Helikopter para" uygulamasıdır. "Cennetten gelecek paralar” olarak da bilinen uygulamayla devlet para basarak doğrudan hane halkına/tüketicilere dağıtıyor. Bu uygulama ile insanların para harcamasını sağlamak, talebi, üretimi ve istihdamı artırmak hedefleniyor.
18. yüzyılda filozof David Hume “bir peri gelse ve herkesin cebindeki parayı iki kat artırsa ne olur?” sorusunu sormuş ve aslında kimsenin daha zengin olmayacağı çünkü fiyatların da ikiye katlanacağı sonucuna varmıştı. Bu düşünce 1969’da Nobel ödüllü Milton Friedman tarafından tekrar gündeme getirildi. Ancak bu kez parayı dağıtan peri değil bir helikopterdi. Milton şöyle diyordu: “Bir helkopter geldiğini ve gökten 1.000 dolarlık banknotlar saçmaya başladığını farz edin.” Friedman, insanların bu nakdi ellerinde tutmak istemeyeceğini ve harcayacağını düşünüyordu. Bunun sonucunda harcamalar artacak ve fiyatlar da artacaktı. Bu uygulamanın merkez bankalarının enflasyon oluşturmak için kullanacağı bir yöntem olabileceği düşünülüyor. Bilindiği üzere ekonominin nefes alması, fiyatların dengelenmesi ve çarkın dönmesi için ılımlı enflasyona ihtiyaç var. Genelde bu oran % 2,3 civarında kabul ediliyor. Enflasyon % 10’un üzerine çıkarsa tehlike başlıyor. Görüldüğü üzere bazı ülkeler enflasyon oluşturmaya çalışıyor, bazıları da enflasyonla mücadele ediyor.
Sıfır faiz politikası ve negatif faiz uygulamaları artık merkez bankalarının istediği sonucu elde etmelerine yetmiyor. Negatif faiz oluşumunun bankaların zarar etmesine yol açtığı, sıfır faiz uygulamasının ise ekonomileri yeterince canlandırmaması sebebiyle, Nobelli Milton Friedman tarafından ortaya atılan ‘helikopterle para dağıtmak’ yani bir başka deyişle insanların para harcamasını sağlayacak teşvikler vermek gündemde. Merkez bankalarının paranın önündeki tüm engelleri kaldırması, sonraki adımda ise mali genişleme, doğrudan para desteği şeklinde yani bir başka deyişle “helikopterle para dağıtmanın” resesyonu engelleyeceği belirtiliyor. Küresel ekonomi sert bir şekilde yavaşladığı için bu tip politikalara gerek duyulduğu savunuluyor.
Krizlerin etkisi azaltmak ve piyasaları canlandırmak için şimdi de bireylerin hesabına doğrudan para yatırma gibi bir uygulama çeşitli ülkelerin gündemlerinde.
İşte bu ülkelerin tezlerine göre sistem;
-Altyapı tahvilleri çıkarılması,
-Konut gibi alımlarının kolaylaştırılması,
-İnsanların cebine doğrudan para konulması,
-Herkese belli bir aylık ödeme yapılması,
- Vergi indirimi,
-Ücretlerin artırılması ve böylelikle harcamalarda artış sağlanması, şeklinde yöntemlere bağlı işleyecek. Böylece harcamalar artacak fiyatlarda artacağından enflasyon da istenilen seviyede kontrollü bir şekilde yükselecek. Durgunluktan çıkılacak.
İktisat politikaları geleneksel olarak para ve maliye politikaları şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Helikopter para içinse hem para hem de maliye politikalarının bir arada yürütülmesi gerekmektedir. Söz konusu politikanın uygulanabilmesi için para politikasını kontrol eden merkez bankası ile maliye politikasını kontrol eden hükümet işbirliği içerisinde olması gerekiyor.
Karşıt görüştekiler ise, para dağıtmanın aşırı enflasyon tehlikesi oluşturacağı ve kamu borçlarını şişireceği, merkez bankalarının bağımsızlıkları ve güvenilirliklerine zarar geleceğini belirtiyorlar. Helikopter para uygulamasının merkez bankalarının bilançolarında büyük delikler oluşturabileceği, hane halkının harcama yapmayı tercih etmemesi riskinin de olduğuna dikkat çekiyorlar.
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 8434 defa okunmuştur .

22 Ağustos 2016 Pazartesi

RESESYON NEDİR?

Varlık fiyatları, işsizlik oranları, faiz oranları ve tüketici güven endeksi gibi bazı verilerdeki değişimler resesyonun uyarıcısı olarak kullanılsa bile ekonomistler büyük ölçüde resesyonu tahmin edememişlerdir. 












Resesyon (Recession), makroekonomide geleneksel olarak reel gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) iki veya daha fazla çeyrek yıllık periyotta arka arkaya negatif büyüme göstermesi durumudur. Ekonomide resesyon durgunluk olarak da tarif edilebilir. Uzun bir resesyon ekonomik çöküş demektir. Genel kabul gören tanımına göre resesyon belli bir dönemdeki üretimdeki düşüştür. Üretimdeki kısa dönemli düşüşler resesyon olarak tanımlanmaz.
Resesyonlar gelişmiş ülkelerde geçtiğimiz kırk yılda, 70’lerin ortası, 80’ler, 90’lar ve 2000’lerde gözlemlendi. Küresel resesyon ABD’deki resesyonla aynı zamanda (eş anlı) olmuştur. Resesyon döneminde İşsizlik artarken, şirket karları düşer, finansal piyasalar çalkalanır ve emlak piyasası çöker. IMF'ye göre sırasıyla 1975-1982-1991 ve 2009 yıllarında dünyada dört küresel resesyon yaşanmıştır. 2009 yılında yaşanan bu son resesyon daha önce yaşanan resesyonlardan daha etkili ve uzun süreli olmuştur.2010 yılından itibaren yavaş olsa da dünya ekonomileri bir toparlanma sürecine girmiştir. Küresel resesyon 2008-2009 yılları arasında neredeyse tüm ülkeler genelinde yaşanmıştır. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler genel anlamda bu durumdan etkilenmemek için bir takım önlemler almış olsalar da risk kaçınılamayacak kadar  büyük olduğundan kendilerini resesyonun içinde buldular. NitekimÜlkemizde 2004’de % 9,6, 2005’de % 8,4, 2006’da % 6,9 2007’de % 4,7 gibi yüksek büyüme oranları yakalanmışken, küresel resesyon yüzünden 2008’de 0,7 büyüme, 2009‘da ise -4,8 (negatif) büyüme gerçekleşti. Ülkemiz bu küresel krizden en az etkilenen ülkeler arasında yer almıştır.
Resesyonun birden çok gerekçesi mevcuttur. Bazılarına göre mal ve hizmetlerin maliyetindeki sert artışa bağlı olarak gerçekleştiği değerlendirmektedir. Petrol fiyatlarındaki sert yükselişler resesyonun öncüsü olabilir. Enerji maliyetlerinin artması fiyatları yükselteceğinden talepte düşüşe sebep olur. Resesyon, bir ülkenin enflasyonu azaltmak için sıkı mali politikaları uygulaması yüzünden de olabilir. Aşırı kullanılması durumunda bu politikalar mal ve hizmetlere olan talebi düşürebilir ve nihayetinde resesyon belirebilir. Resesyonlar finansal piyasalardan kaynaklı olabilir. Varlık fiyatlarındaki sert yükselişler ve kredi oranlarındaki artışlar borçlanma oranlarındaki yükselişlerle hareket eder. Kurumlar ve hane halkının aşırı borçlanması durumunda ve borç ödemede zorlanmaya başladığında yatırımı ve tüketimi durdurur ve neticesinde ekonomik aktivite düşer. Büyümesi ihracata dayalı ekonomilerde dış talepteki düşüşe bağlı olarak da resesyon gözlemlenebilir. Ekonominin küçülmesi veya daralması da resesyonun habercisi olabilir.
Makroekonomik tüm göstergeler; Endüstriyel üretim, istihdam, reel gelir, toptan ve perakende ticaret verileri de bu ölçümlemenin içerisindedir.  Varlık fiyatları, işsizlik oranları, faiz oranları ve tüketici güven endeksi gibi bazı verilerdeki değişimler resesyonun uyarıcısı olarak kullanılsa bile ekonomistler büyük ölçüde resesyonu tahmin edememişlerdir. 
Resesyonlar sıklıkla olmazlar. Her resesyonun kendine has özellikleri olsa da, işte resesyonların ortak özellikleri:
-Ekonomik büyümenin nüfus artış hızının altına inmesi,
-Kişi başına düşen milli gelirin durağan ve gerileyen bir hal alması,
-İşsizliğin artması,
-Ekonomik faaliyetlerin duraklaması ve gerilemesi,
-Üretim faaliyetlerinin düşmesi, gibi sonuçlar ülkelerin resesyona girmelerindeki en temel göstergeleri oluşturur.
 Resesyona giren bir ekonomide uygulanacak politikalar; Ekonomik krizlerde hangi ekonomi politikasının seçilip uygulanacağı konusu, krizin türü, derinliği ve ülkenin ekonomik ve sosyal koşullarına yakından bağlıdır. Bazı hallerde maliye politikası bazı hallerde para politikası bazı hallerde farklı ekonomi politikaları araçlarının devreye sokulması ya da hepsini bir arada birbirini destekleyecek biçimde uygulanması gerekebilir.
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 7820 defa okunmuştur .

15 Ağustos 2016 Pazartesi

UÇAK KRİZİNDEN BUGÜNE RUSYA İLE İLİŞKİLER…

İki lider ilişkilerin eskiye dönmesi için adım atmaya ve Ağustos ayında bir araya gelmeye karar verdi. Bu karar Türk Rus tarihine not düşecek, küresel ekonomi, siyaset ve askeri durumuna da etki edecek bir karardı.














Rusya Esed’in sahada zor durumda kaldığı bir dönemde, Eylül 2015’te tüm dengeleri değiştiren bir adım attı. Suriye’de hava operasyonlarına başlayarak sahaya resmen müdahil oldu. 30 Eylül’de hava operasyonlarına başlayan Rus uçakları, birkaç kez Türkiye hava sahasını ihlâl ettiği için uyarıldı. Kasım 2015’te G-20 zirvesi için geldiği Antalya’da Putin, farklılıklar askeri olarak sahaya yansımış olsa da, ticari ilişkilere yansımaması gerektiği fikrinde ısrarlıydı; “Gerçekten, devletlerimizin Suriye krizinin çözülmesine ilişkin tutumları farklılık göstermektedir. Fakat aynı zamanda Rusya ile Türkiye’nin ortak önceliklerinin olması önemlidir. Mevcut anlaşmazlıklar ikili ilişkilere zarar vermemelidir.” 24 Kasım 2015 günü Türk hava sahasını yine ve defalarca ihlâl eden Rus savaş uçaklarından biri bu kez Türk jetleri tarafından vuruldu. Rus uçağı Türkiye sınırına yakın bölgede düştü, bölgedeki Suriyeli muhalifler pilotlardan birini öldürdü. Ardından çok daha sert açıklamalar geldi. Türkiye “Angajman kuralları gereği ” dedi. On gün öncesine kadar ikili ilişkilerin bozulmaması gerektiğini söyleyen Putin, “Bu olayın sonuçları ağır olacak” dedi ve Ruslara Türkiye’ye gitmeme uyarısı yaptı. Başbakan Medvedev, Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırımların uygulanması için bakanlıklara emir verdi. 15 Aralık’ta yapılması planlanan ÜDİK toplantısı iptal edildi. Bu sırada iki ülke arasındaki ticaret hacmi 35 milyar dolardı.
Enerjiden turizme, ticaretten inşaat projelerine kadar iki ülke ekonomik açıdan birbirine fazlasıyla bağımlı haldeydi. Rusya, Türk tarım ürünlerinin en büyük pazarıydı. Türkiye ve Rusya karşılıklı olarak birbirlerinin en önemli ticaret ortaklarıydı ve Türkiye Avrupa Birliği'nin (AB) ardından Rusya'nın en büyük doğalgaz ve petrol müşterisi konumundaydı. Türk müteahhitlerin en çok iş aldığı ikinci ülke Rusya’ydı. Tamamlanması gereken Mersin'de Rus enerji şirketi Rosatom tarafından inşa edilen Akkuyu Nükleer Santrali ve Türk Akımı gibi mega projeler vardı. Krizin yansıması enerji başta olmak üzere çok sayıda devasa bütçeli stratejik yatırımda işbirliği yapan taraflar için ağır oldu.
Rusya kış aylarında doğalgazı keser mi? Konusu tartışılmaya başlandı. Türkiye doğalgaz konusunda alternatif önlemler almaya çalıştı. Ancak Rusya bu konuda basiretli tüccar gibi davrandı ve korkulan olmadı. Ukrayna krizi sebebiyle Rusya’ya uygulanan yaptırımlara Türkiye’de diğer tüm NATO ülkelerinin aksine katılmamıştı. Aslına bakarsanız her iki ülke vatandaşları da bu olumsuz gelişmelerden memnun değildi.
Putin’in “çok ciddi sonuçları olacak” açıklaması, Ankara’ya yönelik suçlamaları ve sert tonu aylar sonra, Haziran’da dışişleri ve ekonomi bakanlıklarındaki ekiplerin temasları sonucu yumuşadı. Ancak özür talebi hiçbir zaman geri çekilmedi. Erdoğan, 27 Haziran’da Putin’e bir mektup yazarak, düşürülen Rus uçağı ve öldürülen pilotla ilgili üzüntülerini iletti. Pilotun ailesine “kusura bakmasınlar” dedi. Bu ifade, Putin’in talep ettiği resmi özürden farklıydı. Ancak Putin yine de 29 Haziran’da Erdoğan’ı arayarak teşekkür etti. Arkasından arabulucuların girmesi ve nihayet Liderler, ilişkilerin eskiye dönmesi için adım atmaya ve Ağustos ayında bir araya gelmeye karar verdi. Bu karar Türk Rus tarihine not düşecek, küresel ekonomi, siyaset ve askeri durumuna da etki edecek bir karardı.
Erdoğan'la Putin arasında 9 Ağustos 2016 St. Petersburg kentinde gerçekleşen tarihi görüşmede, ekonomi, ticaret, enerji ve turizm alanlarını kapsayan orta vadeli bir program üzerinde anlaşmaya varıldı. Putin düzenlenen ortak basın toplantısında "Önceliğimiz ilişkileri kriz öncesi duruma döndürmek" dedi ve Türkiye'ye yönelik yaptırımların aşamalı olarak kaldırılacağını söyledi. Erdoğan ise ilişkilerin eski seviyelere taşınmasında iki tarafın da son derece kararlı olduğunu vurgulayarak Akkuyu Nükleer Santral  projesine stratejik yatırım statüsü verileceğini ve Türk Akımı projesinin hızlı bir şekilde hayata geçirileceğini, iki ülke arasındaki ticaret hacmiyle ilgili hedefin 100 milyar dolar olduğunu söyledi. Erdoğan ayrıca  "Fetullahçı Terör Örgütü'nün ve arkasındaki güçlerin, ülkelerimiz arasındaki ilişkilere de kastettikleri bugün çok daha iyi anlaşılıyor." dedi.
 Basın toplantısında ilk konuşmayı yapan Putin'in açıklamalarından satır başları şöyle:
 ·  Somut ve yapıcı bir görüşme yaptık. İkili ilişkiler, bölgesel ve uluslararası konuları ele aldık.  
·  Türkiye'ye karşı kısıtlamaları kademeli olarak kaldıracağız. İşbirliği mekanizmalarını canlandıracağız.
·  Önceliğimiz krizden önceki döneme dönmektir. Bu çok önemli bir hedeftir.
·  Ticari işbirliğinde en önemli noktayı enerji işbirliği yer alıyor. Bu enerji işbirliğini başlatmak için somut adımlar atmamız gerekiyor. Nükleer ve Türk akımı gibi konularda üzerimize düşen adımları attık. 
·  Kriz öncesine dönmek için zamana ihtiyacımız var. Charter uçuşlarının yeniden düzenlenmesi de zaman meselesi ama muhakkak olacaktır. 
·  Türkiye vatandaşlarının inşaat şirketlerinde çalışması kısa zamanda yeniden başlayacaktır. Ulaşım projeleri Türk inşaat firmaları tarafından yapılanlar, yeniden gündeme geliyor.
·  Uluslararası konulara da değindik. Basın toplantısı sonrasında Suriye konusunu yeniden görüşmeye karar verdik. Ortak mücadelemiz terörle.
·  Sayın Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum. Yalnızca bölgemizde değil tüm dünyada barışın sağlanması için çalışacağız.
 Erdoğan'ın açıkladığı mutabakatın başlıkları şu şekilde:
·  Üst düzey işbirliği konseyini yeniden canlandırılacak.
·  Charter uçuşları başlayacak.
·  Tarım ürünleri dâhil ikili ticareti kısıtlayan yasaklar kaldırılacak.
·  Türk müteşebbislerine yönelik yasaklar kaldırılacak.
·  Vizesiz rejimi tam teşekküllü olarak tekrar yürürlüğe koymak için peyderpey ve müştereken adımlar atılacak.
·  Akkuyu’ya stratejik yatırım statüsü verilecek.
·  Akkuyu projesi hızlandırılacak.
·  Türk Rus ortak yatırım konseyi kurulacak.
·  Savunma sanayiinde işbirliği arttırılacak.
·  Türkiye- Rusya-Azerbaycan  üçlü zirvesi mekanizması kurulacak.
·  Ankara-Moskova hattını bir güven ve dostluk hattı haline getirilecek.
·  Türk Akımı projesi hızlı biçimde hayata geçirilecek.
Bir atasözümüz var “Bir musibet bin nasihatten evladır” diye. Uçak krizi ile başlayan iki ülke arasındaki olumsuzluklar, bugün için belki de daha güçlü ortaklıklara başlangıç teşkil etti. Niçin derseniz, Türkiye ve Rusya birbirlerinin önemini daha çok kavradılar. Bu olumlu gelişmelerden her iki ülkede kazançlı çıkacağı gibi bölge ülkelerinin de hayrına olduğu kesin. 
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 7121 defa okunmuştur .

ELEKTRİKLİ OTOMOBİLLERİN PETROLE ETKİSİ

Her şeye rağmen yakın gelecekte petrol yakıtlı araçların pazar payının önemli bir kısmına elektrikli araç sektörü sahip olacak… İlk el...