Translate

10 Ekim 2016 Pazartesi

OPEC VE PETROL PİYASASI

OPEC üyelerinin farklı çıkar algılamaları, ekonomik olduğu kadar çoğu zaman önde gelen ithalatçılarla kurulan siyasal nedenlerden de kaynaklanabilmektedir...













Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) 16 Eylül 1960’ta başlıca beş petrol üreticisi olan 1 Venezüella, 2 Suudi Arabistan, 3 İran, 4 Irak ve 5 Kuveyt tarafından kurulmuştur. Örgüte, sonradan 6 Katar (1961), 7 Libya (1962), 8 Endonezya (1962), 9 Birleşik Arap Emirlikleri (1967), 10 Cezayir (1969), 11 Ni­jerya (1971), 12 Ekvator (1963-1993), 13 Gabon (1975-1994), 14 Angola (2007) katılmışlardır.
Örgüt ana amacını; “Bireysel ve toplu olarak üye ülkelerin çıkarlarının en iyi şekilde korunması için petrol politikalarının birleştirilmesi ve koordine edilmesi” olarak belirlemiştir.
Petrol rezervlerinin %81’i OPEC'in kontrolü altında bulunmaktadır. OPEC ülkelerinin başlıca gelir kaynağını petrol gelirleri oluşturmaktadır. Bu ürünün önemi ve küresel pazarın büyüklüğüne bakıldığında sanılanın aksine OPEC ülkeleri ürüne dayalı bir güce ve etkiye sahip değildirler. Ortak bir amaç uğruna bir araya gelen bu ülkeler ortak hareket etmemekte, çok sağlam olmayan ilişki içerisinde bulunan üye ülkeler, kendi bireysel çıkarlarını ön planda tutma yoluna gitmektedirler. OPEC üyeleri arasında politika ve çıkar farklılıkları kendisini, kuruluşunun ilk zamanlarından beri hissettirmiştir.
1973 sonu ve 1974 başlarında OPEC, petrol fiyatlarında dört kata varan oranlarda zam yaptı. Petrole 2. büyük zam ise 1979 yılında yapıldı. Bu gelişmeler sonrasında petrolün fiyatı 1980 başlarında 34 Dolar Nisan’da 116 dola­ra kadar yükseldi. 1999’da 16 Dolara kadar düştü. Bundan sonra yükseliş gösteren ham petrolün varili 2008’de tarihi zirvesiyle 140 Dolarlarakadar çıktı. 2013 de ise 108 Dolarlardaydı. Şu anda 49 Dolar seviyesinde. Petrol fiyatlarındaki ani yükselme nedeniyle gelirleri büyük oranda artan OPEC üyelerinin büyük bir kısmı, piyasanın yüksek fiyatlara vereceği uzun dönemdeki olası tepkileri göz ardı ederek, kısa dönem kazançlarını arttırma yoluna gitmişlerdir. Büyük oranlarda yükselen petrol fiyatlarının, uzun dönemde, dünyada petrole olan talebi azaltacağını bu durumun ise gelecekteki olası gelirleri üzerinde olumsuz etkiler yapacağı gerçeğini görememişler veya görmezden gelmişlerdir
















Petrol fiyatlarındaki bu aşırı yükselme, ithalatçı ülkelerde büyük dış ödeme açıkları ve dış borç yükü, ekonomi­lerinde ise şiddetli enflasyonla birlikte işsizlik (stagflasyon) sorunlarını doğurmuştur. Tüketici ülkeler aniden yükselen bu petrol fiyatlarına tepki olarak ekonomilerini koruyabilmek için akaryakıtı daha tasarruflu kullanan araçların yapımınayönelmişlerdir. Buna ilaveten, petrol tüketiminin önüne geçebilmek için gerek gümrük gerekse tüketim vergilerini arttırma yoluna gitmişlerdir. Alınan önlemler ve bu uygulamaların sonucunda, küresel petrol tüketiminde büyük bir azalma gözlenmiştir.
Petrol fiyatlarına yalnızca OPEC’in küresel talepteki açığı kapatabilmeye yönelik arz politikası ve üye ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda piyasayı manipüle etme çalışmaları etki etmemektedir. OPEC’in oluşumunun ilk yıllarındaki olayların ve politikalarının günümüze kadar gelen yansımalarında diğer nedenler açıkça görülmektedir. Bunlardan biri, OPEC petrolünün çoğu zaman ekonominin temel prensipleri içerisinde işlem görüp ticareti yapılan bir ürün olmaktan ziyade politik amaçlara hizmet eden bir ürün olarak görülmesidir. İkincisi OPEC üyelerinin politikalarının farklılık arz etmesidir. Düşük rezerv düzeyine sahip olan üyeler, genellikle, yüksek petrol fiyatlarının oluşumunu desteklemekte, büyük rezervlere sahip üyeler ise, genellikle, daha ılımlı bir petrol fiyatı politikası izlemektedirler. Petrol üretimi konusunda önde gelen OPEC üyelerinin farklı çıkar algılamaları, ekonomik olduğu kadar çoğu zaman önde gelen ithalatçılarla kurulan siyasal nedenlerden de kaynaklanabilmektedir.
ABD ile geliştirdiği ilişkilerin boyutu ve yoğunluğu gereği Suudi Arabistan, kendi petrol üretim ve fiyatlandırma politikalarını belirlerken bu ülkenin çıkarlarını da gözetme eğilimi taşıyan bir tutum içerisinde bulunmaktadır. Kuveyt’te benzer politikalar içerisindedir. Bu durumda diğer üreticiler petrol fiyatlarının yüksekliğinden kaynaklanan yüksek gelirlerden mahrum olmaktadır. Bu politika ithalatçı ülkelerinde işine gelmektedir. Ancak petrole alternatif kaynak araştırma ve geliştirmelerini de yavaşlatmaktadır. Diğer yandan ABD-Suudi ilişkileri hiçbir zaman sadece petrolden ibarette olmamıştır. İşin aslı, petrolden elde edilen inanılmaz gelirin, rakiplerini ya da müttefiklerini değil de ABD’nin kendi önemli ve kilit sektörlerini Suudi yatırımlarıyla güçlendirmesidir. İki ülke arasındaki ilişkileri yıllardır ayakta tutan “petrol karşılığında güvenlik” bağıntısı içinde geçerli. ABD’nin kaya petrolü devrimiyle petrol ithalatı bağımlılığını azaltması, Suudi Arabistan ordusunun ise son yıllarda askeri kabiliyetlerini artırmasıyla bu bağıntı her iki ülke içinde yeniden değerlendirilmeye alınmıştır.
Son zamanda ham petrol fiyatlarının 140 Dolarlardan 33 Dolara kadar aşağı çeken genelde belli başlı dillendirilen etkenlere gelince;
- Asya’daki talebin (özellikle Çin ve Hindistan'da) daha önceden beklendiği kadar hızlı artmayacağının anlaşılması,
- Suudi Arabistan'ın liderliğinde OPEC üyelerinin üretimlerini kısmamaları sonucu petrol piyasasında oluşan arz fazlasının olduğu,
- ABD’nin petrol üretiminin 2007 yılında günlük 5 milyon varilden 2014'te günde 10 milyon varile çıkması olduğu,
- Küresel ekonomiye yönelik büyüme beklentilerinin zayıflamasından ve OPEC'in tepkisine yönelik belirsizliklerden kaynaklandığı,
- ABD ve Suudi Arabistan'ın petrol fiyatlarını Rusya ve İran'ı zora sokmak için düşürdüğü yönündeki düşüncelerinde var olduğu,
- Üretici ülkelerdeki savaşlardan dolayı petrol üretiminin kontrolsüz kalması ve kayıt dışı kalan petrolün bu bölgelerdeki savaşların finansmanı için piyasa fiyatına bakılmaksızın, spot fiyatların oldukça altında satılması,
Yükselen dolar ve küresel ekonomiye ilişkin tedirginliklerin petrol fiyatları üzerindeki etkisinin daha fazla hissedildiği,
şeklinde açıklanmaktadır.
Kuruluşunun beri bir ve aynı anlayış içinde olamayan OPEC üyeleri, görülebilir bir gelecek içerisinde de aynı politikayı uygulayabilme becerisinden uzak olacakmış izlenimini vermeye devam etmektedir. 











Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 7706 defa okunmuştur .


3 Ekim 2016 Pazartesi

FUTBOL ENDÜSTRİSİ

Futbol ile ilgili federasyonlar, kulüpler ve işletmeler; yeni teknoloji, yeni ekonomi, yeni pazarlama tekniklerini kullanarak ürün ve hizmetlerini milyonlarca tüketiciye ulaştırma çabası içerisinde yer almaktadır…












Kökü 12. Yüzyıla dayanan, 18. Yüzyılda devlet ve kilisenin değerlerini menfi etkilemesi dolaysıyla yasaklanmasına karşın birçok kolejde 18. Yüzyılın ortalarına kadar takımlar oluşturulup kuralsız oynanmış ve kitleleri etkilemiştir. 1862 yılında İngiltere’de bir kolej öğretmeni tarafından kuralları yazılmış, Birleşik Krallığın başta kolonileri olmak üzere tüm dünyaya hızla yayılmış ve toplumların sosyal hayatlarında giderek daha fazla yer alan futbol, önemli bir sektör haline gelmiştir.
UEFA’nın kuruluşundan 1990’ lara kadar geçen süre içinde futbolun endüstriyel gelişimine destek sağlayacak her türlü zemin oluşturulmuştur. Avrupa’da daha erken olmak üzere, ülkemizde 1990’lı yılların sonlarından itibaren, kulüplerin yeni statlar inşa ederek gelirlerini artırma isteğiyle başlayan ve sonrasında ortaya çıkan reklam, sponsorluk gelirleri ile bunların etkisiyle artış gösteren logolu ürün gelirleri ve yüksek yayın hakları gelirlerinin de katkısıyla futbol büyük bir endüstri olarak hızla yeniden yapılanmaya başlamıştır. Futbol Kulüpleri ve Federasyonlarının sağladıkları gelir kalemleri içinde, maç günü gelirlerinin dışında, medya ve yayın, sponsorluk ve ticari gelirler olmak üzere önemli gelir kaynakları bulunmaktadır.
Futbolun en büyük 5 ligi sıralamasında İngiltere, İtalya, Almanya, İspanya ve Fransa yer almaktadır. Yıllık Kulüp geliri olarak en büyük 5 kulüp ise, sırasıyla Real Madrid, FC Barcelona, Juventus, Manchester United ve AC Milan’dır. Dolayısıyla dünya futbol endüstrisinden en fazla bu ülkeler ve kulüpler pay almaktadır.
Ekonominin hızla değişen kuralları, taraftar sayıları milyonları bulan futbol kulüplerinin, hızla ekonomik bir örgüt olarak organize olmalarını sağlamıştır. Yeni statlarını inşa ederek geleneksel gelirlerini artırmak, bununla birlikte 1980’lerin başında ortaya çıkan ticari alışveriş, sponsorluk, reklam gelirleri ve 1990’lar sonrasında önem kazanan medya ve yayın gelirleri gibi yeni gelirleri ile Şampiyonlar Ligi, UEFA Kupası vb. uluslararası turnuvalarda başarılı olma hedefleri için, futbol kulüpleri hızla şirketleşme sürecine girmiştir. Üye kayıt sistemine dayanan ve bu anlamda “klasik” olarak adlandırılabilecek dernek modelinde, üyelerin kulübe sermaye koyarak ortak olmamalarından ve ticari bir bağlılık da hissetmemelerinden sürdürülebilir ticari başarıda zor hale gelmektedir. Bu sebeple endüstriyel futbola geçiş dönemi ile birlikte yavaş yavaş klasik sitem terkedilmekte ve kulüpler şirketleşmektedir. Futbol kulüplerinin kuruluşlarından bu yana devam etmiş sadece sportif bir organizasyonolma görevleri, satışları devasa büyüklüklere ulaşan pazarlamanın ön planda olduğu ve profesyoneller tarafından yönetilen ekonomik yanlarıyla kurumsal organizasyonlaradönüşmüştür.
Başarılı olmuş kulüplerin hepsinin ortak paydasının; mevcutlarının olduğu gibi tespitinden sonra, sportif, ekonomik ve sosyal başarı hedefiyle uzun vadeli sürdürülebilir stratejileroluşturmaları ve kurumsallaşmış olmalarıdır.
Futbol, artık sadece statlarda değil dijital platformlar aracılığıyla dünyanın dört bir tarafında hatta cep telefonlarıyla dağ başında bile izlenebilen bir hal almış, tabi bu durumda da küresel çapta parasal gelirler de futbola akmaya başlamış, dolaysıyla kulüpler de bu işten ciddi para kazanmaya başlamışlardır. Endüstri haline gelen futboldan gelir elde edenlerin sayısının gün geçtikçe artmasının yanı sıra özellikle reklam ve sponsorluk gelirlerinin çok hızlı şekilde yükselmesi, bu sektöre olan ilgiyi daha da artırmaktadır. Dünyada futbol ile ilgili birçok kurum ve kuruluş, yeniçağın teknolojilerinin geliştirilmesinde, futbolun ürün ve hizmetlerinden faydalanarak, futbol sayesinde kitlelere ulaşmanın yollarını aranmaktadır. Aynı zaman futbol ile ilgili federasyonlar, kulüpler ve işletmeler; yeni teknoloji, yeni ekonomi, yeni pazarlama tekniklerini kullanarak ürün ve hizmetlerini milyonlarca tüketiciye ulaştırmaçabası içerisinde yer almaktadır.
Ülkemizin futbol ekonomisi büyüklüğünün uzmanların açıklamasına göre yaklaşık 1 milyar Euro gibi devasa büyüklüğe ulaştığı ifade ediliyor. İngiltere Premier Ligin değerinin yaklaşık dörtte birine karşılık geliyor. Ülkemiz futbol olarak, parasal gelir bakımından da Avrupa’nın önemli liglerinden birisi haline geldi. Statlar yenilendi, yeni statlar inşa edildi. Futbol kulüplerimizin gelirleri naklen yayın hakları ve sponsorluk gelirleri nedeniyle önemli ölçüde arttı. Avrupa şampiyonaları özellikle Şampiyonlar Ligi ile beraber yayın gelirleri patlama yaptı. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Ülkemiz futbol endüstrisinin ve çoğu futbol kulüplerinin şeffaflıktan kurumsallaşmaya, finansal darboğazdan kâr’sızlığa kadar çok sayıda sorunla boğuştuğu da bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Ülkemiz ‘de, taraftarın çok büyük bir kısmı dört büyükleri destekliyor. Doğal olarakta pastadan büyük payı bu kulüpler alıyor. Sportif başarılarda bu yönde oluyor.
Futbol kulüplerinin yönetiminde şeffaflık ve kurumsal yönetimleri için UEFA tarafında Finansal Fair Play düzenlemesi 2004’te yapıldı. Ülkemiz 2014 yılında buna tamamen uyma kararı aldı. UEFA senede üç kere Mart, Haziran, Eylül aylarında kulüplerin tüm kayıtlarını inceliyor, bu denetimler mali denetimleri de kapsıyor. Bu denetimler sonucunda idari ve mali yaptırımlar uygulanabiliyor. UEFA’nın bu denetimlerdeki amacı, kulüplerin doğru, tutarlı, bütçeleriyle uyumlu kurumsal bir şekilde yönetilmesini sağlamak şeklinde açıklanıyor. 

Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 7703 defa okunmuştur .


26 Eylül 2016 Pazartesi

İÇ TÜKETİMİ ARTIRMAK

Yalnız iç taleple büyüme yetersiz oluyor, sağlıklı büyümek için ihracatında artması gerekiyor…








Küresel resesyon nedeniyle petrol ve emtia fiyatlarında yaşanan çözülme, şu sıralarda birçok ülkede enflasyonu geriletiyor. Ülkemiz ’de son zamanlarda enflasyonda yaşanan gerilemede de petrol ve emtia fiyatlarındaki düşüşün önemli etkisi var. Bu etkinin önümüzdeki dönemde de süreceğinin tahmin edilmesi, enflasyon beklentilerini giderek düşürüyor. Enflasyonda düşüş olması paranın satın alma gücündeki kaybın azalması ve dolayısıyla zaten gelirleri fazla yüksek olmayan Ülkemizin çoğunluktaki vatandaşları için tüketim harcamalarına gelirinin daha fazla kısmını kaydırılabilmesi, yani geliriyle daha fazla mal alması anlamına geliyor. Gelişmiş ülkelerde ise gelirdeki artış ya da fazlalık tasarrufa yöneliyor.
Ülke ekonomisinin büyümesinde en etkili faktörlerden biriside şüphesiz yerli üretimin artmasıdır. Tabi ki iç tüketimin artması üretimin artmasını direk etkileyen unsurlardan. Ancak gerçek büyüme iç tüketimle birlikte, üretime paralel olarak artan ihracattaki büyümeden elde edilen girdilerden kaynaklanmaktadır.
Bir ülkede siyasi istikrarın ve güven ortamının olması ekonominin büyümesine olumlu etkisi oluyor. İç talepte bir canlanma oluşturulabilmesi için öncelikle 15 Temmuz Darbe Girişimi nedeniyle oluşan ekonomideki azda olsa güven kaybının telafi edilmesi gerekiyor.  İç talebin canlandırılmasını zorlaştıran bir başka faktör de şirketlerin tasarruf amacıyla aldıkları önlemlerden kaynaklanıyor. Birçok şirket son zamanlarda özellikle asgari ücretin artmasıyla çalışanlarının bir kısmının işine son verdi, kalanların ücretlerine de düşük zam uygulaması yaptı. Geliri azalan tüketici de iyice kabuğuna çekildi. Malumunuz tüketim, gelirin bir fonksiyonu, yani tüketim gelire bağlı olarak hareket eder.
Esnafa düşük faizli krediler, yeni işyeri açanlara vergiden muafiyetvergi indirimi, tüketici kredileri ve kredi kartlarında kısıtlanan taksit sayısının biraz daha artırılması gibi destekler iç tüketimin artırılmasına katkı sağlar ve üretiminde artmasına neden olur. Üretim artarsa, gelir ve istihdam artar. Geliri artan bireylerde harcama yapar, ekonomi canlanır.
Tüketiciliğin ağır bastığı günümüz küresel dünyasına paralel olarak Ülkemizde de Hükümet; Kredi kartları ile taksitli alışverişlerde düzenleme yaptı, en düşük harcama limiti 5.200 TL’ye çıkarıldı, genelde taksit sınırı 9 aydan 12 aya yükseltildi. Cep telefonu, akaryakıt, gıda harcamalarında taksit yok. Bilgisayar ve teknolojiye dayalı ürünlerde taksit süresi 6 aya düşürüldü. Kredi kartı kullananların 12 milyar TL ödenememiş borcu var. Bu borçlara 72 aya kadar vade ile yeniden yapılanma imkânı getirildi. Kredi kartlarıyla ilgili düzenlemelere ek olarak bankaların tüketici kredileri ile konut kredileri için de düzenlemeler yapıldı. Tüketici kredilerinde vade 36 aydan 48 aya çıkarıldı. Konut kredilerinde bankaların toplam satış fiyatına göre % 75 olan kredileme sınırı % 80’e yükseltildi. Başka bir deyişle Hükümet vatandaşlara kolay ödeme imkânını sağlayıp, borçlanma yoluyla tüketimi ve ona bağlı üretimi artırmayı öngördü. Yani büyümenin yavaşlaması nedeniyle Hükümette bir dizi önlem alıp piyasaları canlandırmaya çalışıyor. İç talebi artırıp büyümeyi de artırma hedefleniyor.
Toplam talep, iç ve dış talepten oluşmaktadır. Buna göre yalnız iç taleple büyüme yetersiz oluyor, sağlıklı büyümek için ihracatında artması gerekiyor. Üreticilerimizin yeni dış pazarları keşfetmesi ürettikleri mal veya ürünleri pazarlayıp satması gerekiyor ki şu küresel durgunlukta bunu yapabilmek ipte cambaz yürütmeye benziyor. Mevcut pazarları da korumak bir beceri istiyor. Ancak pes etmemek gerekiyor. Sanayicilerin üretim maliyetini dolaysıyla rekabet gücünü etkileyen ve önemli girdilerinden olan enerjide ve hammaddede ithalatının mümkün olduğu kadar azaltılması, yerli ve yenilenebilir kaynaklar ile tasarrufa yönelmenin sağlanması, tüm bunların yanı sıra belki de üretimde yeniliğe gidilmesi, çağın gereği teknoloji ağırlıklı bilişimle ilgili mal ve hizmet üretimine de geçmek gerekiyor.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 7494 defa okunmuştur .


19 Eylül 2016 Pazartesi

TURİZMİN EKONOMİDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Turizm ekonomik büyümenin ve gelişmenin önemli ayaklarından biri olarak değerlendirilmektedir…










İkinci dünya savaşına kadar turizm göz ardı edilmiş, ikinci dünya savaşından sonra batı toplumlarında ön plana alınmış, ekonomik öneminin ve etkisinin anlaşılması üzerinede hızla gelişmeye başlamıştır. Günümüzde, gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülkede turizmi ekonomik büyümenin ve gelişmenin önemli ayaklarından biri olarak değerlendirilmektedir. Turizm birçok ülkede; istihdama, gelir düzeyine, iç-dış borç yükünün hafiflemesine, ödemeler dengesine ve sonuçta ülke insanın refah düzeyinin yükselmesine önemli ölçüde katkı sağlamaktadır.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde vatandaşlarının gelirlerindeki artışla yükselen refah düzeylerine bağlı olarak seyahate ve turizme insanlar daha fazla pay ayırmaktadır. Dolayısıyla turizme harcanan para nedeniyle ülkelerin turizm gelirleri sürekli artış göstermektedir. Burada önemli olan bu sektöre yapılan yatırımlar ile hizmet ve kaliteyi ön planda tutanların turizmden daha fazla pay alacak olmalarıdır.








Yabancı turistlerin bir başka ülkede yapmış oldukları turizm amaçlı harcamalar, o ülkeye sağladığı döviz geliri açısından aynen mal ihracatında olduğu gibi bir ihracat etkisiyapmaktadır. Turizmden elde edilen tüm gelirler, turistlere satılan her türlü ürün ve hizmet ek ihracat olarak kabul edilmektedir. Turizmin gelişmesiyle birlikte o ülkede; döviz sıkıntısı hafifler, yerli firmalarının ülke dışınkaki rakipleri ile rekabet gücü ve sonuçta verimliliği artar, yerli üretim artarken maliyet düşer, dış ticaret dengesine pozitif yönde etki eder, istihdama katkı sağlar ve bir bütün olarak toplam gelirde artışa yol açar dolaysıyla ekonomik büyüme olumlu etkilenir.
Dünyada çok hızlı büyüyen ve gelişen sektör olan turizm, ülkemizde de son yıllarda dünyadaki gelişmelerle aynı yönde büyüme ve gelişme göstermiştir. Ülkemizde 1980 sonrası turizmin hızlı bir şekilde geliştiği ve uluslararası turizm sektöründe yer edinmeye çalışıldığı görülmektedir. 1982 yılında çıkarılan 2634 sayılı “Turizmi Teşvik Kanunu” hiç kuskusuz turizmin ülkemiz ekonomisi içindeki hızlı yükselişinde etkili olmuştur. Bu kanunla sektöre yatırım teşvikleri ile mali destek sağlanmıştır. Son yıllarda dünyanın en çok turist çeken ülkeleri arasında yer alan ülkemize özellikle yaz aylarında gelen turistlerin büyük bölümü güney sahillerini (Antalya-Muğla), buram buram tarih kokan ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul'u ve Ürgüp-Göreme yöresi ile Ihlara Vadisi'ni (Nevşehir) tercih etmektedir. Turizm gelirleri ve ziyaretçi sayıları dikkate alındığında tarihi ve kültürel yerler ile tatil ve eğlence yerleri olmak üzere her iki alanda da 2001’den beri düzenli bir artış olduğu görülmektedir. Turizm  ülkemiz ’in ekonomik anlamda büyümesine olumlu yönde bir katkı sağlamaktadır. Turizm 54 sektörü doğrudan etkilemektedir. Bu sebeple ekonomide lokomotif sektörler arasında yer almakta olup, ülke ekonomisine katkısı önemli ölçüdedir. 2015 yılında Rusya ile uçak krizi nedeniyle turizm gelirinde bir miktar düşüş olmuş, bu olayın 2016 yılına daha fazla etki edeceği bir gerçektir. Rusya ile kriz çözülmüş olup şimdiden olumlu etkisini görmekle beraber, 2017 yılı turizmine olumlu yansıyacağı kuşkusuzdur. 







Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 8626 defa okunmuştur .

11 Eylül 2016 Pazar

BAYRAM EKONOMİSİ…

Dini yönden yapılan harcamalarda (zekât, fitre, sadaka, kurban vs) ekonomide büyük yer tutuyor ve sirkülasyona neden oluyor, ekonomi canlanıyor…









Bayramların sosyal hem de ekonomik tarafı var. Ülkemizde yılda iki dini bayram nedeniyle ekonomide büyük canlılık yaşanıyor. Kıyafetten ayakkabıya, hediyelik eşyadan gıdaya birçok ürünün satışları olağanüstü artıyor.
Genelde bu iki bayram esnaf ve halk tarafından sevilir, çünkü: Esnaf canlılık yüzünden sevinirken, zenginler zekât, sadaka, fitre verip manevi rahatlığa erişir, yoksullar da Ramazan’da zekât, sadaka, fitre ile zenginlikten kendilerine düşen payı alır, Kurban’da da bir yıl boyunca hasretini çektikleri kırmız et yemeklerine kavuşurlar. Yoksullarda kurban kesenlerin dağıttıkları etlerden payını alırlar. Kısacası et yemeyen hemen hemen zengin fakir kalmaz. İşte maddiyat ve maneviyatın birleştiği kaynaştığı ortamdır bayramlar. Dini yönden yapılan harcamalarda (zekât, fitre, sadaka, kurban vs) ekonomide büyük yer tutuyor ve sirkülasyona neden oluyor ve ekonomi canlanıyor.
Vatandaşlar bayram alışverişi için mağazalara ve marketlere akın ederken esnaf da bayram öncesi ve bayram tatili süresince adeta bu canlılığı olumlu bir şekilde yaşıyor. İç turizmden ulaştırmaya kadar diğer sektörlerde olumlu etkileniyor. Bayram öncesi 2. el otomobil satışlarında da hareketlenme yaşanıyor. Kurban bayramında ise bunlara ilaveten hayvancılık sektörünün payı büyük oluyor, neredeyse tüm harcamaların yarısı kurbanlıklar için ödeniyor. Vatandaşların bayram dolayısıyla yaptığı harcamalar tüm esnafın yüzünü güldürüyor. Bayram öncesi cadde ve sokaklar hınca hınç alışveriş yapanlarca doluyor. Bayramı vazgeçilmezleri arasında olan ve bayramla özdeşleşen şeker, lokum, çikolata ve kolonyalar tezgâhlardaki yerini alıyor. Baklava ve börekler alınıyor ya da yapılıyor. Bayram nedeniyle esnafta çeşitli kampanyalar düzenleyerek ve ürünlerinde indirime gidip vatandaşların alış verişi için ortamı cazip hale getirmeye çalışıyor, vatandaşta alış verişin tadını çıkarıyor. Bu bayramlarda en çok mutlu olanlar sanırım, çocuklar oluyor. Söz konusu çocuğu olunca ailelerin, giymez giydirir, yemez yedirir, nitekim vatandaşlar özellikle çocuklarını sevindirmek için alışveriş yaptıklarını söylüyor.
Dini bayramlarda; İnsanlar ailelerinin yanına gidiyor dolayısıyla harcama yapıyor, tatile gidenler zaten harcamasını yapıyor, bayram vesilesiyle hediyeleşmeler oluyor ekstre harcama gerektiriyor, ramazan bayramında zekat ve fitre ile kurban bayramında kurban harcamaları oluyor, işverenler gerek kamu gerekse özel sektör; memuruna, işçisine, emeklisine bayram öncesi maaş ve ücret dağıtıyor ve böylece yeni bir harcama fırsatı oluşturuyor, bankalar da bayram dolayısıyla kredi musluklarını açıyor ve ihtiyaç kredisi dağıtıyor, işte sana bayram ekonomisi, hepsi topyekun bayram öncesi ve bayram tatili süresince bu kısa dönemde gerçekleşiyor. Ekonomiye can suyu oluyor, bir müddet ülke ekonomisi nefes alıyor.
Kurban Bayramı, hayvancılık başta olmak üzere turizmden ulaştırmaya, gıdadan tekstile birçok sektöre hareketlilik getiriyor. Bu yıl 850 bin büyükbaş, 2,7 milyon da küçükbaş olmak üzere Kurban Bayramı’nda 3,5 milyonu aşkın hayvan kurban edileceği, fiyatların büyükbaşta 2.850 TL-16 bin TL arasında, küçükbaşta 450-1.700 TL arasında değiştiği, yaklaşık 7,5 milyarliralık hareketlilik beklendiği TZOB’ce açıklandı. Bankalararası Kart Merkezi (BKM) verilerine göre, geçen Ramazan Bayramı'nda, arife gününü de kapsayan 4-7 Temmuz 2016 tarihleri arasında 3,6 milyar liralık kredi kartı harcaması yapıldığı bildiriliyor. Şimdi ise kurbanlıklarla birlikte bayram döneminde piyasalarda nakit ve kredi kartı olmak üzere 15 milyar liraya yakın alışveriş hacmi oluşması bekleniyor.
Tatil nedeniyle milyonlarca kişi yollara çıkıyor dolaysıyla 9 günlük uzun Kurban Bayramı tatilini fırsat bilen yaklaşık 700 bin kişinin tatile çıkması turizm sektörünü de hareketlendiriyor. Ülkemizin bulunduğu bölge ülkelerindeki istikrarsızlıklar, artan terör eylemleri ve Rusya ile yaşanan kriz nedeniyle zor günler yaşayan turizm sektörü için iki dini bayramda ayrı ayrı 9 günlük bayram tatili umut ve turizmci için nefes alma dönemi oldu. Bayramda sadece otobüsle 10 milyon yolcunun seyahat etmesi bekleniyor. Uçaklarda da büyük yoğunluk yaşanıyor. Özel araçlarıyla seyahat edecekler dâhil yaklaşık 30 milyon kişininbayramda seyahat edeceği ya da yer değiştireceği tahmin ediliyor.
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 7302 defa okunmuştur .

5 Eylül 2016 Pazartesi

İNŞAAT SEKTÖRÜNÜN EKONOMİYE ETKİSİ

İnşaat sektöründeki hareketlilik, ilişkili olduğu diğer sektörlerde de hareketlilik demektir...












Ülkeler, inşaat sektörleriyle küresel anlamda yer edinmek daha fazla pay almak istemektedir. Bu anlamda teknolojik ve siyasal gelişmelerde inşaat sektörünü yakından ilgilendirmekte, dolayısıyla firmalar çeşitli yöntem ve yaklaşımlar sergileyerek var olma savaşı vermekte, kendini yenileyebilen, çağa ayak uyduran, teknolojiyi kullananlar bu yarışta ayakta kalmaktadır.
İnşaat sektörü, diğer sektörle ilişkileri, iş hacmi, istihdam etkisi ve ihraç edilebilirliği nedeniyle ülkeler için ekonomilerine en önemli katkı yapan sektörlerden olup, gerek arz gerekse talep yönünden ülkelerin ekonomilerini etkilemektedir. Kısacası inşaat sektörü ülkelerin sosyal ve ekonomik hayatıyla yakından ilgilidir. İnşaat sektörünün ekonomiye dolaylı dolaysız katkısı, imalat ve maden sektörleriyle olan yakın ilişkisi, istihdam sağlayıcı özelliği ve ihraç edilebilen bir hizmet olması önemini gösteren özelliklerindendir. İnşaat sektöründeki hareketlilik, ilişkili olduğu diğer sektörlerde de hareketlilik demektir. İnşaat sektöründeki büyüme diğer sektörlerde de büyümeyi getirir. Tersinde ise diğer sektörlerde daralma, küçülme ve genelde işsizliğin artması demektir. Sektöre girdi veren ana sanayiler; cam, çimento, demir-çelik ve mobilya hariç ağaç ürünleri, taş-tuğla, enerji, kimya, plastik, makine, motor gibi sektörlerle, bankacılık, sigortacılık, teknik müşavirlik gibi hizmet sektörleri de inşaat sektörüyle değerlendirilmektedir. İnşaat sektörünün 200' ün üzerinde sektörle ilişkili olduğu belirtiliyor. Onun içindir ki inşaat sektöründeki olumlu ya da olumsuz gelişmeler ülke ekonomisini yakından ilgilendirmektedir.
Dünya inşaat sektörünün toplam üretimi yıllık 3 trilyon doları geçmesi sebebiyle ülkeleri de bu pastadan daha fazla pay almak üzere rekabet içine almaktadır. İnşaat sektörü ülkelere istihdam sağlayıcı ve döviz getirici özelliğe sahip olduğundan firmaların inşaat taahhütleri de ilgili devletler tarafından desteklenmektedir. Yine enflasyon ve durgunluk ile mücadelede de bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Diğer ülkelerde inşaat sektöründe faaliyet göstermek ülke kaynaklarının ve çeşitli sektörlerinin dışarda pazar edinmesini sağlamaktadır. Bunlar, müşavirlik, bankacılık, sigorta hizmetleri, yapı malzemeleri-elemanları, donanım, iş gücü gibi geniş alanları kapsamaktadır.
Ülkemiz özellikle 70’li yıllardan itibaren müteahhitlik sektöründe yurtdışında işçi istihdam etmesi, kullanılan malzemelerin Türkiye’den ihracı ve yüklenilen işlerin getirdiği kârlar ile birlikte önemli pay edinmiştir. Yurt dışında çeşitli ülkelerde Türk firmaları zamanla ve deneyimleriyle birlikte, yol, tünel, köprü, baraj, enerji santralı, liman, havaalanı, boru hatları gibi altyapı projeleri ve hastane, hava limanı, otel, büro, şirket binası, ticaret merkezi gibi prestij yapıları gerçekleştirmiştir. Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri yıllık 30 milyar Dolarlar seviyesine çıkmıştır. Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhitleri listesinde, 40’ın üstünde Türk firması yer almaktadır.
Nüfusun artmasına bağlı olarak yeni inşaatlar, kamu binaları-yapıları, sosyal yapılar ve konutlara ihtiyaç duyuluyor.  Son yıllarda gerek finansman gerek ekonomik istikrar ve faizlerin düşmesiyle iç piyasada da inşaat yatırımları gözde hale gelmiş, bir de buna kentsel dönüşüm projeleriyle mevcut kalitesiz yapılardan kurtulma konusu eklenince konut piyasasında önemli ölçüde büyüme yaşanmıştır. Ülkemizde son dönemde inşaat sektöründeki yaşanan büyüme de daha çok konut talebindeki büyüme ile gerçekleşmiştir. Konut arzı kredi piyasasındaki gelişmelerden etkilenmektedir. Konut inşaatlarının reel faiz oranlarından etkilendikleri de belirlenmiştir. Toplam nüfusun % 7-8'inin inşaat sektöründen gelir sağladığı, ekonomiye dolaylı etkisinin % 33 olduğu istihdam payının ise % 12 olduğu belirtilmektedir.
Darbe girişiminin ardından ekonomiyi canlandırmak ve son zamanlarda durgunlaşan emlak satışlarını harekete geçirmek için Emlak Konut tarafından bir kampanya başlatılmıştır. Hayata geçirilen kampanya kapsamında; kredilendirme sistemi, faiz oranları ve konut fiyatlarında yaşanan düşüşle beraber konut satışlarında artışların gözlendiği, nitekim 1 aylık kampanya döneminde 7 aylık cironun elde edildiği, talebin yoğunluğu sebebiyle kampanyanın uzatıldığı açıklanmıştır. 
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 9695 defa okunmuştur .

29 Ağustos 2016 Pazartesi

HELİKOPTER PARA NEDİR?

Krizlerin etkisi azaltmak ve piyasaları canlandırmak için şimdi de bireylerin hesabına doğrudan para yatırma gibi bir uygulama çeşitli ülkelerin gündemlerinde…












Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu kırılgan büyüme ve düşük enflasyon ortamında artan küresel resesyon korkularıyla baş etmek için önerilen politikalardan birisi de “Helikopter para" uygulamasıdır. "Cennetten gelecek paralar” olarak da bilinen uygulamayla devlet para basarak doğrudan hane halkına/tüketicilere dağıtıyor. Bu uygulama ile insanların para harcamasını sağlamak, talebi, üretimi ve istihdamı artırmak hedefleniyor.
18. yüzyılda filozof David Hume “bir peri gelse ve herkesin cebindeki parayı iki kat artırsa ne olur?” sorusunu sormuş ve aslında kimsenin daha zengin olmayacağı çünkü fiyatların da ikiye katlanacağı sonucuna varmıştı. Bu düşünce 1969’da Nobel ödüllü Milton Friedman tarafından tekrar gündeme getirildi. Ancak bu kez parayı dağıtan peri değil bir helikopterdi. Milton şöyle diyordu: “Bir helkopter geldiğini ve gökten 1.000 dolarlık banknotlar saçmaya başladığını farz edin.” Friedman, insanların bu nakdi ellerinde tutmak istemeyeceğini ve harcayacağını düşünüyordu. Bunun sonucunda harcamalar artacak ve fiyatlar da artacaktı. Bu uygulamanın merkez bankalarının enflasyon oluşturmak için kullanacağı bir yöntem olabileceği düşünülüyor. Bilindiği üzere ekonominin nefes alması, fiyatların dengelenmesi ve çarkın dönmesi için ılımlı enflasyona ihtiyaç var. Genelde bu oran % 2,3 civarında kabul ediliyor. Enflasyon % 10’un üzerine çıkarsa tehlike başlıyor. Görüldüğü üzere bazı ülkeler enflasyon oluşturmaya çalışıyor, bazıları da enflasyonla mücadele ediyor.
Sıfır faiz politikası ve negatif faiz uygulamaları artık merkez bankalarının istediği sonucu elde etmelerine yetmiyor. Negatif faiz oluşumunun bankaların zarar etmesine yol açtığı, sıfır faiz uygulamasının ise ekonomileri yeterince canlandırmaması sebebiyle, Nobelli Milton Friedman tarafından ortaya atılan ‘helikopterle para dağıtmak’ yani bir başka deyişle insanların para harcamasını sağlayacak teşvikler vermek gündemde. Merkez bankalarının paranın önündeki tüm engelleri kaldırması, sonraki adımda ise mali genişleme, doğrudan para desteği şeklinde yani bir başka deyişle “helikopterle para dağıtmanın” resesyonu engelleyeceği belirtiliyor. Küresel ekonomi sert bir şekilde yavaşladığı için bu tip politikalara gerek duyulduğu savunuluyor.
Krizlerin etkisi azaltmak ve piyasaları canlandırmak için şimdi de bireylerin hesabına doğrudan para yatırma gibi bir uygulama çeşitli ülkelerin gündemlerinde.
İşte bu ülkelerin tezlerine göre sistem;
-Altyapı tahvilleri çıkarılması,
-Konut gibi alımlarının kolaylaştırılması,
-İnsanların cebine doğrudan para konulması,
-Herkese belli bir aylık ödeme yapılması,
- Vergi indirimi,
-Ücretlerin artırılması ve böylelikle harcamalarda artış sağlanması, şeklinde yöntemlere bağlı işleyecek. Böylece harcamalar artacak fiyatlarda artacağından enflasyon da istenilen seviyede kontrollü bir şekilde yükselecek. Durgunluktan çıkılacak.
İktisat politikaları geleneksel olarak para ve maliye politikaları şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Helikopter para içinse hem para hem de maliye politikalarının bir arada yürütülmesi gerekmektedir. Söz konusu politikanın uygulanabilmesi için para politikasını kontrol eden merkez bankası ile maliye politikasını kontrol eden hükümet işbirliği içerisinde olması gerekiyor.
Karşıt görüştekiler ise, para dağıtmanın aşırı enflasyon tehlikesi oluşturacağı ve kamu borçlarını şişireceği, merkez bankalarının bağımsızlıkları ve güvenilirliklerine zarar geleceğini belirtiyorlar. Helikopter para uygulamasının merkez bankalarının bilançolarında büyük delikler oluşturabileceği, hane halkının harcama yapmayı tercih etmemesi riskinin de olduğuna dikkat çekiyorlar.
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 8434 defa okunmuştur .

ELEKTRİKLİ OTOMOBİLLERİN PETROLE ETKİSİ

Her şeye rağmen yakın gelecekte petrol yakıtlı araçların pazar payının önemli bir kısmına elektrikli araç sektörü sahip olacak… İlk el...