Translate

18 Haziran 2017 Pazar

IMF VE DÜNYA BANKASI ARASINDAKİ FARKLAR

IMF ve Dünya Bankası kredi verdiği ülkelere bağladığı zorlu koşullar ve kemer sıkma politikaları nedeniyle daha fazla eleştirilir hale gelmiştir… 









Dünya Bankasının (World Bank (WB)) temel amacı dünya üzerindeki yoksulluk ile mücadeleetmektir. Genelde gelişmekte olan ülkelerin uzun vadeli ekonomik gelişmelerini sağlamak ve adı geçen ülkelerde yoksulluk düzeyini azaltmaktır. Bu amaçla Dünya Bankası maddi ve teknik yardım sağlamak suretiyle ülkelerin gelişme kapasitelerinin artırılmasını sağlamak üzere gerekli çalışmalarda bulunmaktadır. Uluslararası Para Fonu’nun (International Monetary Fund (IMF)) temel amacı ise makro ekonomik çerçevededir ve dünya üzerindekimali istikrarın sürdürülmesine yönelik çalışmalarda bulunmaktadır. Dünya finans sisteminin iyileştirilmesine çalışmak ve üye ülkelere kısa vadeli mali sorunlarda yardım sağlamaktır.
Dünya Bankası 1944’te IMF ile birlikte kurulduğu için bu iki kuruluşa “Bretton Woods İkizleri” de denmektedir. Aynı anda kurulan Dünya Bankası (1956’dan sonra Dünya Bankası Grubu oluştu) ve Uluslararası Para Fonu değişik amaçlara sahip farklı kuruluşlardır. Ana sözleşmelerine göre her iki kuruluşun faaliyet alanları birbirinden farklıdır. Faaliyet alanları farklı da olsa iki kuruluşun asıl amacı, üye ülkelerde istikrarlı bir gelişme ve kalkınma sağlamaktır. IMF ve Dünya Bankası yönetim şekli ve organizasyon yapısı bakımından birebir aynıdır. Herhangi bir ülke Dünya Bankası'na üye olmadan önce IMF'in üyesi olmalıdır. Dünya Bankası üyeliği IMF’e üye olan tüm ülkelere açık bulunmaktadır. Ancak IMF üyesi ülkelerin Dünya Bankası’na üyelik zorunluluğu yoktur. Dünya Bankası’nın teşkilat yapısı IMF’nin yapısı ile büyük ölçüde aynıdır. Her sene IMF ve Dünya Bankası Guvernörler Kurulları birlikte toplantı yapmaktadır. Şu da bir gerçek ki; IMF ve Dünya Bankası'nın arkasında dünya ekonomisine yön veren aynı güçlerin bulunduğudur. En yüksek oy hakkına sahip ülkelerin başında ABD, Japonya, Çin ve Almanya gelmektedir. İki teşkilat içindeki kurullarda yer alan ülke grupları aynıdır ve oy oranları benzerdir. İki teşkilat arasındaki belirgin farklılık ise IMF Başkanı’nın Avrupalı olması şartına karşılık Dünya Bankası Başkanı’nın ABD’den seçilmesi şartıdır. Her iki kuruluşun benzer yanları kreditör olmalarıdır. Ancak Dünya Bankası yalnız gelişmekte olan ülkelere kredi vermektedir. IMF ise kısa dönemde oluşan mali sorunlarını çözmek için ihtiyacı olan tüm üye ülkelere kredi sağlamaktadır. IMF ve Dünya Bankası üye ülkelere destek olmak için çeşitli seviyelerde düzenli olarak iş birliği yapmakta ve pek çok girişimde birlikte çalışmaktadır. IMF ile Dünya Bankasının amaçlarının giderek aynı yönde değişim göstermesi, Fon ile Banka arasındaki iş birliğini daha da zorunlu hale getirmiştir. Bu iş birliği daha çok iki kuruluşun borç verme faaliyetlerinde kendisini göstermektedir.
Dünya Bankası ve IMF’in misyonu birbirinden farklılık arz etse de genel olarak aklama ve terörün finansmanıyla mücadele yöntemleri benzerlik göstermektedir ve bu alanda birlikte ortak çalışmalar yürütmektedirler. Nisan 2001 tarihinde Dünya Bankasının ve IMF’in İcra Direktörleri Kurulları aklamanın ülkelerin gelişimine ve mali istikrarın sağlanmasına yönelik ciddi bir tehdit unsuru olduğunu belirtmişler ve bu kapsamda çalışmalara başlamışlardır. 11 Eylül 2001 olaylarının ertesinde ise anılan Kurullar faaliyetlerini terörün finansmanını da kapsayacak şekilde genişletmişlerdir. Kurullar Temmuz ve Ağustos 2002 tarihinde Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine İlişkin Mali Çalışma Grubu’nun (Financial Action Task Force on Money Laundering (FATF)) aklama ve terörün finansmanına ilişkin 40 tavsiyesini ve münhasıran terörün finansmanının önlenmesine yönelik hazırlanan 9 özel tavsiyesini temel uluslararası standartlar olarak kabul etmiştir.
Diğer taraftan; IMF ve Dünya Bankası, kredi verdiği ülkelere bağladığı zorlu koşullar ve kemer sıkma politikaları nedeniyle daha fazle eleştirilir hale gelmiştir. IMF ve Dünya Bankasının "yapısal uyum programlarını” uygulayan ülkeler nezdinde yapılan araştırmalar pek de iç açıcı değil. Genelde kredi alan ülkelerin bu programları uygulayarak ekonomik büyüme kaydetmediği, aksine ekonomik krizler yaşadığı da bir gerçek. Yani kredilendirme için sürülen koşullar IMF ve Dünya Bankasının temel amaçlarına uygun netice vermemektedir. Çin son yıllarda finans dünyasının bel kemiği "Bretton Woods" sistemini tehdit eder gibi. Öyle ki, sahibi olduğu ekonomik büyüklükle Çin, ABD etkisindeki Dünya Bankası ve IMF'nin yapması gereken reformları hayata geçiremeyip gelişmekte olan ülkelere yeterince yardımda bulunamamasının verdiği boşluğu dolduruyor. Çin verdiği kredileri çok fazla şarta bağlamıyor.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11572 defa okunmuştur .


5 Haziran 2017 Pazartesi

DÜNYA BANKASI NE ZAMAN, NASIL KURULDU, NE İŞ YAPAR?

Dünya Bankası terimi genelde Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) ve Uluslararası Kalkınma Birliğini (IDA’yı) ifade etmektedir. Dünya Bankasının ana hedefi ise yoksulluğu azaltmaktır…



Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası. (International Bank for Reconstruction and Development (IBRD)) Üye ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunmak üzere üretim projelerine finansman sağlayan Birleşmiş Milletlere bağlı mali bir kuruluştur. 1944’de ABD’de Bretton Woods’ta Uluslararası Para Fonu (IMF) ile birlikte kurulmuş ve 1946’da fiilen faaliyete geçmiştir. Kuruluşunun ilk yıllarında savaş sonrası Batı Avrupa ekonomilerinin imarı için finansman sağlamış, daha sonraları gelişmekte olan ülkelere kredi vermeye başlamıştır. IBRD kendi fonlarının çoğunu uluslararası sermaye piyasalarında tahvil satışı yoluyla elde etmektedir.
Dünya Bankası (The World Bank), 1956 yılında gelişmekte olan ülkelerde devlet garantisi olmadan özel kesime kredi sağlama fonksiyonunu üstlenen bir kuruluş olan Uluslararası Finans Kurumunu (IFC) kurmuştur. 1960’ta ise, yine gelişmekte olan ülkelere daha iyi şartlarla (faizsiz veya hibe şeklinde) kredi vermek maksadıyla Uluslararası Kalkınma Birliğini (IDA) kurdu. Böylece bu kuruluşları (Dünya Bankası, IFC ve IDA) içine alan Dünya Bankası Grubu(The World Bank Group (WBG)) ortaya çıktı. Özellikle özel sektöre, politik risk gibi belirli risklere karşı sigorta sağlamak ve teknik yardım için Çok Taraflı Yatırım Garantisi Ajansı(Multilateral Investment Guarantee Agency (MIGA)) ve yatırım risklerini azaltmak için Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezini de (International Centre for Settlement of Investment Disputes (ICSID)) içine alan bu beş kurumun tamamı Dünya Bankası Grubunu (WBG) ifade etmektedir. Dünya Bankası terimi ise genelde IBRD ve IDA’yı ifade etmektedir. Dünya Bankasının ana hedefi ise yoksulluğu azaltmaktır.
Dünya Bankasının nihai yönetimi üye ülkelerin elindedir. Kararlar üye ülkelerin Maliye Bakanları veya Merkez Bankası başkanlarından teşkil edilen Guvernörler Kurulu tarafından alınır. Dünya Bankasının örgüt yapısında göze çarpan en önemli nokta grubun başkanıdır. Genellikle Amerika Birleşik Devletleri kökenli seçilmektedir. Ülke temsilcilerinin kullandıkları oylar eşit olmayıp, ilgili ülkelerin oy verme güçlerine bağlıdır. Oy verme gücü de Banka’ya ödedikleri aidatla bağlantılıdır. En yüksek oy hakkına sahip ülkeler sırasıyla ABD, Japonya, Çin ve Almanya’dır. Ülkemiz ise Dünya Bankası’nın en büyük orta gelirli ortaklarından biridir ve dünyanın 18. büyük ekonomisidir. Dünya Bankası’na Türkiye 1947 yılında üye olmuş ve 1950 yılında Banka’dan ilk defa kredi almıştır. Türkiye ülke ekonomisine katkı sağlamak amacı ile Dünya Bankasından, üye olduğu tarihten günümüze kadar geçen süre içerisinde 160'tan fazla kredi anlaşması imzalamış ve bu kredi anlaşmalarından elde ettiği geliri ülke ekonomisine katkı sağlamak amacı ile çeşitli yerlerde değerlendirmiştir. Dünya Bankasına üye olan 188 ülke aynı zamanda Uluslararası Para Fonu (IMF) üyesidir. Her iki kuruluşun toplantıları genellikle birlikte yapılmaktadır. 
Dünya Bankası üç tip kredi açar. Bunlar; proje kredileri, program kredileri ve milli para kredileridir. Bankanın temel kredi politikası proje kredilerine dayanır. Yani Dünya Bankasının asıl işi kalkınma projelerine kredi vermektir. Diğerleri istisnadır. Dünya Bankası proje kredisi açma kararı verirken, teklif edilen projeleri analize tabi tutar. Banka’nın yapmış olduğu incelemelere ülkenin uyguladığı genel ekonomik ve mali politikaları da dahildir ve gözden geçirilir. Banka’nın herhangi bir ülke hakkındaki değerlendirmeleri öteki finansman çevreleri, sanayileşmiş ülkeler, özel ticari bankalar, kalkınma bankaları açısından da büyük önem taşımaktadır. 
IBRD, Dünya Bankası`nın ana borç veren kuruluşudur. (IBRD); Devlet garantisi bazında borç finansmanı sağlar. Kişi başına geliri nispeten yüksek olan kalkınmakta olan ülkelere borç vermektedir. IBRD tarafından verilen krediler; otoyollar, okul, hastane gibi altyapı yatırımlarına ve hükümetlerin ülke ekonomilerinin işleyişini geliştirmek üzere hazırladıkları programlara yöneliktir. Dünya Bankası (IBRD ve IDA) faaliyetleri özellikle gelişmekte olan ülkelerde, insan gelişimi, tarım ve kırsal kalkınma gibi alanlarda, çevre koruma alanlarında, altyapı ve yönetim gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır. IBRD ve IDA üyesi ülkelerin yanı sıra yoksul ülkelere tercihli krediler ve hibeler de verilmektedir. Krediler veya belirli projeler için hibe genellikle sektör veya ekonomide daha geniş politika değişiklikleri ile bağlantılıdır. IFC ve MIGA sırasıyla özel sektör yatırımları ve sigorta sağlamaktadır. 
Dünya Bankası, kalkınma ekonomisi, yoksulluk araştırması, ticaret, küreselleşme ve çevre alanlarında araştırmada dünyanın en büyük araştırma merkezlerindendir. Dünya Bankası, finansman sağlamanın yanı sıra dünyanın en büyük bilgi kaynaklarından birisidir. Esas olarak bir kredi veren kurum olmakla birlikte, Dünya Bankası Grubu birtakım hibe kolaylıklarını da yönetmektedir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11453 defa okunmuştur .

22 Mayıs 2017 Pazartesi

KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatının ana hedefi bölgesel stratejiler geliştirmektir…













Karadeniz Ekonomik İşbirliği fikri, 1980’li yılların sonunda Doğu Avrupa Ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ndeki değişim sürecinin hızlandığı bir dönemde doğmuştur.
Resmi adı; Organisation of Black Sea Economic Cooperation (BSEC) olan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİ)Türkiye’nin öncülüğünde 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Zirve sırasında KEİ Teşkilatı Deklarasyonu’nun imzalanmasıyla kurulmuştur. Yalta’da 5 Haziran 1998 tarihinde Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından imzalanan KEİ Şartı’nın 1 Mayıs 1999 tarihi itibariyle yürürlüğe girmesiyle KEİ bölgesel bir ekonomik işbirliği teşkilatı haline gelmiştir.
KEİ’nin üyeleri Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Sırbistan, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan’dır. 
KEİ bünyesinde faaliyet gösteren 18 adet çalışma grubu vardır. KEİ Uluslararası Daimî Sekretaryası İstanbul’da bulunmaktadır. Hükümetler arası birimler, katılan devletlerin Dışişleri Bakanları Toplantısı (DİBT)’nı, alfabetik sıraya göre seçilen ve altı ayda bir değişen Dönem Başkanı’nı, Üst Düzey Görevliler Toplantısı’nı, Çalışma Gruplarını ve uzmanlardan oluşan geçici Özel Çalışma Gruplarını içine almaktadır. KEİ çalışmalarının büyük bir kısmı yan organlar tarafından gerçekleştirilir. KEİ belgelerinde, resmi dil olarak İngilizce kullanılması uygun görülmüştür.
KEİ’nin amacı; bölge ülkeleri arasında ekonomik ilişkileri daha fazla geliştirebilmek için kişilerin, malların, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımını sağlamaktır. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için uzun dönemde, aşamalı olarak katılan devletler arasında bir serbest ticaret bölgesinin kurulması hedeflenmişse de KEİ'nin ana hedefi bölgesel stratejiler geliştirmektir. Yani başlangıçtaki “serbest bölge” düşüncesi sonradan “ ekonomik işbirliği ”ne dönüşmüştür. Bölgede ekonomik işbirliğini tesis etme amacı güden KEİ'nin temel özelliklerinden birisi, işbirliğine ve dış dünyaya açık yapısıdır. Çeşitli uluslararası kuruluş ve ülkeler KEİ toplantılarına gözlemci olarak katılmaktadır.
KEİ, Katılımcı Devletler arasındaki ekonomik işbirliği konusunda etkin bir diyalog kurmak, ekonomik koşulları iyileştirmek ve ortak girişimleri de içine alacak şekilde yatırım projelerini özendirmek ve Karadeniz bölgesinde sürekli bir ekonomik ve büyümenin kolaylaştırılmasını sağlamak amacıyla önerilerde bulunmak ve kararlar almak için uygun bir ortam oluşturmaktadır. Zirve toplantısı dışında, KEİ’de karar alma yetkisi, katılımcı devletlerin Dışişleri Bakanları’na tanınmıştır. KEİ’nin yapısına ve fonksiyonuna ilişkin önemli sorunlar oybirliği ile karara bağlanır.
KEİ Dönem Başkanlığı, 1 Temmuz 2012-31 Aralık 2013 tarihleri arasında ülkemiz tarafından yürütülmüştür. KEİ Dönem Başkanlığı yine 1 Ocak 2017 tarihi itibariyle altı ay süreyle ülkemize geçmiştir. KEİ Dönem Başkanlığımız aynı zamanda teşkilatn 25. Kuruluş Yıldönümüne rastlamaktadır. KEİ 25. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi 22 Mayıs'ta İstanbul'da yapılmıştır. Karadeniz Bölgesi’ne duyulan uluslararası ilgi günümüzde de sürekli artmakta olup, ülkemiz için somut işbirliği projelerinin hayata geçirilmesi açısından önem arz etmektedir. KEİ'nin 25. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi'nin gündemin ekonomik iş birliği konuları ve kurumsal reform çalışmalarını içermesine paralel olarak, zirvede bölge ülkeleri proje odaklı işbirliği vurgusu yapmıştır. Dönem Başkanlığı 29 Haziran 2017 tarihinde Ukrayna'ya geçecektir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11139 defa okunmuştur .


8 Mayıs 2017 Pazartesi

İNTERNET EKONOMİSİ

Üretilen mal ve hizmetin pazarlanması ile müşterilerin bunlara erişimini internetten ticaret daha pratik hale getirmektedir…










İnternet ticareti, mal ve hizmetlerin tüketicilere ve iş dünyasına internet üzerinden satılmasıdır. Dünya Ticaret Örgütünün tanımına göre, mal ve hizmetlerin, üretim, reklam, satış ve dağıtımının iletişim ağları üzerinden yapılması e-ticaret faaliyetlerini oluşturmaktadır.
Dijital ekonominin büyümesi ve etkinliğini arttırması, yüksek hızlı ve akıllı elektronik ağlara ve tüm ekonomik birimlerin her türlü bilgiye ve içeriğe kolaylıkla ulaşabilmelerine bağlı bulunmaktadır.
İnternet, bilgi toplumunun en anlamlı ve önemli kazanımlarından birisidir. İnternet üzerinden e-ticarette, işletme yönetiminin yeni bir yoludur. Henüz yeni olmasına rağmen ticarette köklü değişikliklere neden olmaktadır. İnternet kullanımı yaygınlaştıkça da bu tarz ticaretin giderek artış trendinde olduğu gözlemlenmektedir.
İnternet kullanımı bilginin kolay ve etkin yayılmasını sağlamaktadır. İnsanlar kolay eriştiği bilgiyi kolay ve az maliyetle değerlendirmektedir. İnternet sınır tanımayıp ülkeler arası erişim sağlamakta, ticareti küresel anlamda kolay hale getirmektedir. Son yıllardaki bilişimdeki gelişmeler internet ve iletişim teknolojilerinde de baş döndürücü ilerlemelere sahne olmakta, bu durumda e-ticarete yansımaktadır. Bu trende bağlı olarak işletmelerde ekonomik faaliyetlerini ister istemez internet temelli uygulamalara dayandırmaktadır. İnternet kanalıyla yapılan e-ticaret, müşteriler ve üreticiler arasındaki etkileşimi de arttırmaktadır. Artık bilinçli tüketici internet üzerinden araştırmadan alışveriş yapmamaktadır. Bu durum işletmeleri adeta internet uygulamalarını zorunlu hale getirmektedir.
İnternet ekonomisinin büyümesi, telekomünikasyon altyapısının gelişmesi ve bilgiye erişimin kolaylaşmasıyla paralellik göstermektedir. Günümüzde internet altyapısı ve hızı baş döndürücü düzeyde gelişmiştir. Online arama, değerlendirme, iletişim, koordinasyon, ürün/hizmet kalitesi, lojistik ve ödeme altyapısı internet ekonomisi yönünden önem taşımaktadır. İnternetten ticaret ekonomik faaliyetlerin temelden değişimine neden olmuş; her türlü ticaret, finans, eğitim, sağlık ve devlet faaliyetleri de önemli bir şekilde etkilenmiştir.
İnternetin işletme faaliyetlerinde kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber, işletme içi ve işletmeler arasında bilginin daha hızlı, kolay ve daha az maliyetli olarak aktarılması mümkün olmaktadır. İnternet uygulamalarını kullanan işletmeler, müşterilerine bu uygulamalar vasıtasıyla doğrudan ulaşarak aracıları ortadan kaldırabilmektedir. İnternet kullanımıyla birlikte artan ulusal ve uluslararası rekabet piyasaları tam rekabet koşullarına yakın bir duruma getirmektedir. Finansal piyasalardaki işlemler, internet yoluyla kolaylaşmakta, bu sayede birçok internet kullanıcısı aracılara gerek kalmaksızın operasyonlarını doğrudan yönetebilmektedir. Artık 3 Boyutlu Güvenlik Sistemi ile internet alışverişi sırasında; müşteri, banka ve işyeri arasındaki bilgi akışı özel şifre ve anahtarlar ile sağlanmakta, bu sayede müşteriler güvenli alış-veriş yapabilmektedir. Kamu kuruluşları, vatandaşlar ve ticari kurumlar arasındaki bilgi, hizmet ve mal alışverişleri konuları ile beyanname, vergi ve cezai birçok resmi işlem artık e-devlet üzerinden vatandaşların evlerinden, iş yerlerinden ve istedikleri her yerden hızlı bir şekilde yapılabilmektedir.
Dijital teknolojiler gelir ve servet dağılımını gelişmiş ülkeler lehine değiştirmektedir. Şöyle ki; gelişmiş ülkeler teknolojik altyapı yatırımını daha etkin ve süratle gerçekleştirmekte, gerekli ağı kurup işletmeye almakta ve avantaj elde etmektedirler. Yaygınlaşan ağ teknolojisiyle birlikte nitelikli işgücü, istihdam ve eğitim politikalarını da geliştirmektedirler. Üretilen mal ve hizmetin pazarlanması ile müşterilerin bunlara erişimini internetten ticaret daha pratik hale getirmektedir.
Digital Pazarlama Ajansı We Are Social, 2016 yılı için küresel ve lokal dijital istatistikleri içeren “Digital in 2016” adlı Raporuna göre; dünya genelinde 3,419 milyar insan internete bağlanıyor. 79,14 Milyon insanın yaşadığı Türkiye’de, internete bağlanan kullanıcı sayısı ise 46,3 milyonModern dünyada ekonomiler de artık internete bağımlı hale geldi. Brooking Enstitüsü’nün araştırmalarına göre; İnternet ekonomisi İngiltere’nin milli gelirinde %12,4. İngiltere’yi %8 ile G. Kore, %6,9 ile Çin, %5,6 ile Hindistan ve Japonya, %5,4 ile ABD, %4,2 Meksika, %4 ile Almanya, %3,8 ile Suudi Arabistan, %3,7 ile Avustralya, %3,6 ile Kanada, %3,5 ile İtalya, %3,4 ile Fransa, %3,3 ile Arjantin, %2,8 ile Rusya, %2,5 ile Güney Afrika, %2,4 ile Brezilya, %2,3 ile Türkiye ve %1,5 ile Endonezya izlemektedir.
Global perakende e-ticaret hacmi 2016 itibarıyla 1,6 trilyon dolar seviyesine ulaşmıştır.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 10853 defa okunmuştur .


24 Nisan 2017 Pazartesi

AYI VE BOĞA PİYASASI NEDİR?

Piyasa ayı eğilimindeyken fiyatlar kötümser, boğa eğilimindeyken de iyimser düşünülmektedir…











Finansal piyasalar, ülke ekonomilerinde ve diğer ekonomilerle olan ilişkilerinde yaşanan gelişmelerden etkilenerek pozitif ya da negatif eğilim gösterirler ve sık sık eğilim yönünü değiştirebilirler.
Piyasalarda sürekli olarak fiyatlar dalgalanma halindedir. Bu dalgalanmaların trendi (yönü)yatırımcıların kar veya zarar etmesine neden olur. Fiyatların yükselişi veya düşüşü yönünde yatırımcılar alım–satım yaparak para kazanabilir, ya da zarar edebilirler. İşte burada yatırımcı için piyasanın trendi önemli hale gelir. Böylece trendin hâkim olduğu eğilime göre alım–satım işlemleri yapılarak pozisyon alabilirler. Piyasa trendinin tam olarak karşılığı ise piyasanın ilerlediği yöndür. Tüm araçların fiyat eğilimini doğru olarak belirlediğinizde her türlü durumda para kazanabilirsiniz. Ancak, spekülasyonlar ve manipülasyonlar fiyatların bir anda yükselmesine veya düşmesine neden olur. Özellikle bu durumdan profesyonel yatırımcılardan ziyade acemi yatırımcılar etkilenir. Piyasa trendinin hangi eğiliminde olduğunu anlayabilmeniz için kesinlikle belli bir yatırım tecrübesine sahip olmanız ve trend analizlerinden faydalanmanız gerekir.
Boğa Piyasası (Bullish Market) ve Ayı Piyasası (Bearish Market) terimleri ilk olarak 18.Yüzyılda Londra Borsası’nda ortaya çıkmıştır. Ayı ve boğa piyasası kavramları piyasanın trendi hakkında bilgi verir. Neden ayı ve boğa piyasasına gelince bu hayvanların avlanma veya saldırı anındaki davranışları dikkate alınarak bu tanımlamalar yapılmıştır. Piyasa ayı eğilimdeyken fiyatlar kötümser, boğa eğilimindeyken de iyimser düşünülmektedir. Boğa piyasası denilmesinde ki neden ise boğaların saldırıya giriştiklerinde kafalarını yukarı doğru sallayarak boynuzlarını kaldırırlar ve boğaların her şeyi boynuzlarıyla aşağıdan alıp yukarıya kaldırdıkları ve yukarı fırlattıkları inancından geldiği varsayılmaktadır. Bu durumda ise fiyatların yükseleceğini sembolize etmiş olur. Ayı piyasasında ise durum boğa piyasasında-kinin tam tersini fiyatların düşüş eğiliminde olduğunu ifade etmektedir. Ayılar saldırmakta iken pençelerini sallar, avına vurup düşürür, bu hareket aşağı yönlü bir hareket olduğu için fiyatların da aşağıya çekileceğini ifade eder. Bir başka şekilde “ayıyı yakalamadan önce derisini satmak” deyiminden geldiği de söylenmektedir.
Piyasalar belirli bir zaman diliminde ya boğa eğilimi ya da ayı eğilimi gösterir. Boğa piyasası piyasanın yükseliş trendinde olduğu yani fiyatların gelecekte iyimser bir ortamda seyredeceği ve yatırımcıların alıma geçeceğini, Ayı piyasası, genellikle piyasaların karamsar durumda olduğu, fiyatların uzun bir süre daha düşüş trendinde olacağı beklentisi olduğunu belirtir. Her yatırımcının hayali, ayı piyasasının sonunda pay alıp boğa piyasasının sonunda satmaktır. Ayı ve boğa piyasasında yapılması gerekenler, piyasa düşüşteyken ve yükselişteyken oluşacak fırsatları iyi değerlendirmektir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 10922 defa okunmuştur .


10 Nisan 2017 Pazartesi

SEÇİM EKONOMİSİ

Seçim zamanı uygulanan politikalar ülke ekonomisine ağır maliyet getirmektedir… 












Dünyada birçok ülkede seçim ekonomisi uygulamalarına rastlanmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde seçim öncesinde siyasilerin ekonomi politikalarını oy kazandıracak şekilde yönlendirdikleri bilinmektedir.  
İktidardaki politikacıların (siyasilerin) seçim zamanı yapmaya çalıştıkları “ekonomik icraatlar” seçim ekonomisini oluşturur ve ekonomik dalgalanmalara sebep olur. Bu dalgalanmalar; seçim öncesi oy potansiyeli görülen kesimlere kaynak aktarmak ve istihdamı artırmak, seçimden sonra ise enflasyonla mücadele şeklinde ekonomiye yön verme hareketlerinden kaynaklanır. Politikacılar genelde yeniden seçilmek için seçim gününe kadar vergi oranlarını düşürme, kamu harcamalarını ve para arzını artırma gibi genişletici politikalar (siyaset) uygularlar. Seçim ekonomisi nedeniyle dalgalanmalar genelde seçim yılını ve seçimden sonraki 1 yıllık dönemi kapsamaktadır.
Politikacıların seçmeni sevindirecek politika uygulaması, politikanın uzun dönemde ekonomi üzerinde olumsuz etkilerinin göz ardı edilmesi, iyi politika kötü ekonomi demektir. Politikacıların aşırı vaatte bulunmaları veya yanıltıcı söylemeleri, propagandayla göz boyamaları yani politik hileye başvurmalarına sıklıkla rastlanmaktadır. Seçim zamanı uygulanan politikalar ülke ekonomisine ağır maliyet getirmektedir.
Günümüz ekonomi devri olmuş, seçmenler artık seçimlerde birinci sırada politikacıların ekonomik vaatlerini tercih sebebi olarak görmekte, genelde kendi çıkarlarını düşünmekte seçim ekonomisi uygulamasının başkalarına zarar verdiği bilincini yüksek oranla taşımamaktadır. Bilinçli seçmen tercihini yaparken; enflasyon, işsizlik, GSMH, büyüme, ücret artışları, vergi uygulamaları, bütçe açıkları, kamu harcamaları gibi birçok ekonomik veriyi baz almaktadır. Bilgi edinme kaynaklarının bu kadar gelişmesine rağmen çoğu seçmen bilgi edinmede duyarsız davranmakta, araştırma yapmadan kulaktan duyma asılsız haberlere itibar etmekte, yanlış ve yalan bilgilerle yönlendirilerek tercihini kullanmaktadır. Tabi ki yanıltılma payı bireylerin eğitim ve kültür düzeylerinden de kaynaklanmaktadır.
Seçim ekonomisi, genelde seçim öncesinde kararsız, hangi partiye ya da hangi yönde oy vereceğini belirlememiş seçmenleri etkilemeye yönelik olarak uygulanmaktadır. Hiçbir siyasi parti tarafından uygulandığı da kabul edilmemiştir.
Genellikle seçim öncesinde genişletici maliye ve para politikaları seçimi kazanma amacıyla uygulamaya sokulmaktadır. Seçim dönemlerinde talep şokları ekonomide canlanmayı başlatmaktadır. İstihdam yükselmekte, işsizlik azalmakta, ücretlerin de yükselmeye başladığı bu canlanma döneminde iktidardakiler seçmenlerden bu memnuniyetlerini oylarıyla göstermelerini beklemektedirler. Seçim öncesinde oy kazandıracak şekilde uygulanan ekonomi politikaları uzun dönemde ekonomide dalgalanmalara yol açarak olumsuz sonuçlarvermektedir.
Seçim sonrası dönemlerde, ortaya çıkmış olan enflasyonist açığı ortadan kaldırmak için yatırımlar kısılırken öte yandan, seçim nedeniyle ertelenmiş olan zamlar yapılmaya başlanmaktadır. Böylece, ekonomide duraklama ve daralma başlamaktadır. En önemli sonuç, seçim öncesinde artırılan kamu harcamalarının bütçe açıklarına neden olmasıdır. Bunun sonucunda da seçim sonrasında artan bütçe açıklarının finansmanı sorunuyla karşılaşılmaktadır. Bunun için ya vergi oranları artırılmakta ve kamu sektöründe seçim öncesinde yapılamayan fiyat artışları gerçekleştirilmekte ya da bazı kamu harcamalarında kısıntıya gidilmektedir. 
Ülkemizde bugüne kadar iktidardaki tüm siyasi partilerce az veya çok uygulanan seçim ekonomilerinde;
-Yatırım harcamalarını artırmak,
-Hemen hemen her yerde yeni tesislerinin temellerini atmak,
-Memur işçi ve emeklilerin ücret ve maaşlarına zam yapmak,
-Tarımsal destekleme fiyatlarını artırmak, çiftçiye düşük faizli kredi dağıtmak
-Para ve kredi musluklarını sonuna kadar açmak,
-Kamu bankalarından esnafa ödenmemiş eski kredi borçları için kolaylık sağlamak,
-Toplumsal kesimlerin desteğini almak için gecekondu affı çıkarmak,
-Vergi affı gibi düzenlemeler yapmak,
-Sosyal Güvenlik Prim borçlarına af getirmek, Primleri düşürmek,
-KİT ürünlerine yapılan zamları seçim sonrasına erteleyip enflasyonda sûni bir düşüş oluşturmak, şeklindeki uygulamalar öne çıkıyor.
Bu uygulamalar seçim öncesinde toplumda rahatlık oluştursa da acısı seçim sonrasında mutlaka çıkıyor. Çünkü, seçim ekonomisinin yükü bütçeye biniyor. Hükümetlerin seçim sonrasında bütçede dengeyi yeniden kurmak için uyguladıkları politikalar ise halkı ekonomik olarak zora sokuyor. Yani ceremesini yine vatandaş çekiyor.
Seçmen öncelikle geçim durumunu düşünüyor ve kendisine sıkıntı çektiren hükümetleri mutlaka cezalandırıyor. Memnunsa da oyuyla ödüllendiriyor. Bu sebeple tüm ülkelerde iktidarda olanlarda gayri ihtiyari seçim ekonomisinin içinde buluyor kendisini, işte bu sarmaldan kurtulan güçlü iradeye sahip memleketini ve milletini düşünen oy kaygısı olmayan politikacılara ve sisteme ihtiyaç duyuluyor. Bunu başaran ülkeler zenginleşiyor ve vatandaşı refaha erişiyor.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 10654 defa okunmuştur .


27 Mart 2017 Pazartesi

İŞSİZLİK SORUNU

Kısaca, fabrika ya da iş yeri demek üretim demek, iş demek, istihdam demek, ihracat demek ve aynı zamanda büyüme demek…







Teknolojide yaşanan hızlı değişiminle beraber çalışma hayatının eskiye oranla daha sık ve büyük değişimler göstermesi bazı çalışan gruplarının işsiz kalma riskini arttırmıştır. İşsizlik sorunu tüm ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre farklılık göstermekte,gelişmiş ülkelerde de problem olmaya devam etmektedir. Yani işsizlik problemiyle tüm ülkeler az veya çok mücadele etmek zorundalar. Gelişmiş ülkelerde yer alan işsizlik sigortasının işsiz kalmayı cazip hale getirdiği hususu tartışılmaktadır. Ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarına göre işsizlik nedenleri de farklılık gösterebilmekte, işsizliğin yaygın ve kronik nitelik taşıdığı ülkelerde işsizlikle birlikte yoksullukta büyümektedir.

İşsizlik; işi olmayan ve cari ücret düzeyinde çalışmak istediği halde iş bulamayan yetişkinlerin bulunmasıdır. İş bulamayanlara ise işsiz denir. İşsiz miktarı ise; cari ücret düzeyinde çalışmak istediği halde iş bulamayan yetişkinlerin o ekonomide ki sayısıdır. İşsizlik oranı ise: işsizlerin toplam iş gücü içindeki payıdır. (İşsizlik Oranı (%) = (İşsizlerin miktarı / toplam işgücü) x 100)

İşsizlik suç oranının artmasının nedenlerinden biridir. İşsizliğin yüksek olduğu ülkelerde yabancı düşmanlığı artmaktadır. İşsizliğin arttığı ortamlar işverenlerin lehine sonuçlar doğurmaktadır. İşsizliğin yüksek olduğu ülkelerde sağlık sorunları da artışlar gözlemlenmektedir.









Ülkemizde işsizlik sorunu: Nüfus artış hızının sürmesi (Ortalama %+1,5), sanayileşme yönünde yapısal değişme ve buna bağlı olarak kitleler halinde kırsaldan büyük kentlere göç olgusu, genç nüfusun toplam nüfusa göre fazla olması (Gençlerde işsizlik %24), işsizlerin çoğunun eğitim düzeyinin düşük olması, diğer taraftan üniversite mezunlarının yarısının işsiz olması (talebe göre planlama yapılmaması), mesleki beceriye sahip eleman bulunamaması, tarım sektöründe ücretsiz aile bireyleri olarak çalışanların ağırlıklı bir paya sahip olması, kayıt dışı çalışanların yüksek oranda bulunması, bazı bölgelerin iklim koşulları ya da coğrafi nedenlerle yatırımlardan daha az pay alması, teknolojinin ilerlemesi sonucunda insandan oluşan iş gücünün yerini makinelerin alması, Suriyeli sığınmacılar ve diğer ülkelerden gelen göçmen veya kaçak işçilerin istihdamının etkileri, turizmdeki gerileme, darbe ve terör olaylarının olumsuz etkileri gibi sorunlarla birebir ilişkilidir. 
İşsizlik bireyin kendisiyle beraber çevresini de etkilemektedir. İşsiz kalanların; hayat standardı düşer, iş yapma alışkanlığını kaybolur, bütün aile fertleri olumsuz etkilenir, yasal olmayan para kazanma yollarına sürüklenir, psikolojik durumları ve sağlığı bozulur, ilişkili olduğu tüm çevre etkilenir. İşsizlik, bireye ve bireyin yakın çevresine verdiği zararlar kadar sonuçta herkes tarafından yüklenilen sosyal maliyetleri de olan bir konudur. Dolayısıyla ülkenin sorunudur.
Ülkemizde her yıl katılan işsiz sayısının (2016-668 bin) ancak 1/3’ü kadar istihdam (2016-221 bin) sağlanmaktadır. Bu durumda üretim artırılmadığı sürece işsizlik sorununa çare aramak imkânsız gibi gözükmektedir. Bu nedenle üretim artırmak için: gerekli tesislerin kurulmasının çeşitli yollarla teşvik edilmesi (Ucuz arsa ve altyapı tesisi gibi), bankaların özel yatırımlara kredi temininin kolaylaştırılması, devletin işverenlere sigorta ve vergi konusunda gerekli desteği vermesi (işçi maliyelerinin düşürülmesi), sendikaların işverenden “ne koparırsak” anlayışından uzaklaşıp gerçekçi politikalar üretmesi, kıdem tazminatı konusunda makul bir yaklaşımın sağlanması, özel sektör yatırımlarının yanı sıra devletin yatırımlarını ülke genelinde dengeli yayması ve artırması, araştırma ve geliştirmeye ağırlık verilmesi ve en önemlisi de “üretim konusunda neleri en iyi yapıyorsak (inşaat + ulaşım-yol yapımı gibi) o konular üzerine yoğunlaşmamız ve dünya pazarında yer edinmemiz” gerekiyor. Kısaca, fabrika ya da işyeri demek üretim demek, iş demek, istihdam demek, ihracat demek ve aynı zamanda büyüme demek. Şunu da belirtmek isterim ki sınai kalkınmaya paralel olarak, teknolojik mal ve hizmet üretmek dahil, enerji üretimi, alternatif turizm hususu ve tarımda da atılım yaparak çağdaş üretim ve hizmetler için gerekeni yapmalıyız. Aklımızda bulunsun; Kore Savaşının bittiği 1953’te Güney Kore dünyanın en yoksul ülkelerinden biriydi. Bugün ise 1,4 trilyon dolarlık milli geliriyle dünyanın 11. ekonomisi durumunda.
Diğer taraftan mesleki eğitime ihtiyaca göre ağırlık verilmeli, yaygınlaştırılmalı, gerekirse kurslarla mesleki eğitimi verip sertifika verilmeli, iş için ehil insan yetiştirmeli ve iş de ehline verilmelidir. Mevcut bölümlerin haricinde diğer meslekler için okullarda bölüm açılması sağlanmalı, (Sıvacı, Boyacı, Fayansçı, Camcı, Sıhhi Tesisatçı, Oto Tamircisi gibi ve diğer tüm meslekler), işyerlerine kalifiye eleman tedariki konusunda destek verilmeli, mesleki eğitim çeşitli yollarla teşvik edilmelidir. (Örneğin, askerliğin EML ve MYO mezunlarına daha kısa olması, asgari ücretin EML-MYO-Mühendisler için ayrı belirlenmesi gibi) Kayıt dışı istihdam kayıt altına alınmalıdır.  İşverenlerde her şeyi devletten beklememeli, gerekeni yapmalıdır.
Kısaca işçisi, işvereni ve devletiyle birlikte topyekûn ileri medeni ülkeler seviyesi için üzerimize düşeni yapmalıyız. Ülkemiz zenginleşirse hepimiz zenginleşiriz. Şu da bir gerçek: Dünyanın hiçbir yerinde sıfır olan işsizlik oranı yok, işsizlik oranı hiçbir zaman da sıfırlanamayacak ancak ekonomik gelişme ve kalkınmaya bağlı olarak azaltılabilecektir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 10579 defa okunmuştur .


ELEKTRİKLİ OTOMOBİLLERİN PETROLE ETKİSİ

Her şeye rağmen yakın gelecekte petrol yakıtlı araçların pazar payının önemli bir kısmına elektrikli araç sektörü sahip olacak… İlk el...