Translate

13 Ağustos 2017 Pazar

LOJİSTİK SEKTÖRÜ ve ÜLKEMİZDE GELİŞİMİ

Ülkemiz konum itibariyle avantajlı durumda, bu özelliğini iyi kullanmalı ve bundan maksimum fayda sağlamalıdır










Eski Yunanca 'Lojistikos' kelimesi ‘Hesap- kitap yapma bilimi, hesapta becerikli' gibi anlamlara geliyor. Ülkemizde Lojistik kavramı 1990’lı yıllara kadar askeri alanda kullanılmakta idi. Lojistik askeri anlamda, birliklerde; barış ve seferi zamanlarda kıtaların taşınması, silah, cephane, gıda ihtiyaçlarının ve sağlık hizmetlerinin karşılanması ile ilgili bölümü ifade etmektedir. Askeri lojistiğin üç ana unsuru ikmal, nakil ve bakım konularını ihtiva etmektedir.
Lojistik genel anlamda, hammadde, yarı-mamul, mamul madde ve ilgili bilgilerin üretim noktasının başından tüketim noktasına kadar, müşteri ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm süreçlerinin planlanması, uygulama ve kontrol edilmesi olarak tanımlanıyor. Lojistik, bazen sadece nakliye hizmeti olarak da algılanabilmektedir. Lojistik, ikili pazarlama fonksiyonların dan müşteri siparişlerinin işyerinde veya müşterinin kapısında teslimatı anlamına gelen ama sadece teslimattan ibaret olmayıp, içinde; kuruluş yeri seçim ve yönetimi, koruyucu ambalajlama, ulaştırma, depolama, elleçleme (asli nitelikler değiştirilmeden istifleme), stok yönetimi, sipariş işleme, trafik ve rut (izlenecek yol) yönetimi, , tahminleme (öngörülme), vs. barındıran ve çok ciddi entegre bilimsel hazırlık ve stratejiler gerektiren bir faaliyettir. Kısaca lojistik; bir ürünün ilk üreticiden son tüketiciye kadar olan nakliye, depolama, gümrükleme, ambalajlama, dağıtım gibi tüm süreçlerini ifade eder.
Gelişmiş ülkelerin tamamının entegre olduğu her geçen gün gelişen lojistik sektörü, ülkemiz için çok yenidir. 1990’lı yıllarda gelişmeye başlamış, 2000 yılından sonra yerli ve uluslararası şirketlerde iş birliğine giden hareketli bir sektör haline gelmiştir. Ülkemizde lojistik sektörü, hızlı bir gelişim göstermekte ve bazı firmalar uluslararası standartlarda hizmet sunabilmektedir.
Rekabetin oldukça çetin olduğu bu dönemde tedarik zincirinin gerek ülke gerekse firmalar nezdinde profesyonelce yönetilmesi gerekmektedir. Lojistik hizmetleri; kalite zemini üzerine kurulmalı, doğru ürünü hizmeti ve bilgiyi, doğru maliyetle, doğru yere/pazara, doğru zamanda, doğru koşullarda ve doğru maliyetlerde ulaştırma temelli olmalıdır.
Bilişim çağında artık firmalar internet tabanlı uygulamalar kullanarak elektronik ortamda bilgi transferi yaparak hizmet vermektedir. Önümüzde ki süreçte meydana gelen değişimlere en hızlı şekilde reaksiyon gösteren, süreçlerine teknoloji kullanımını en doğru şekilde entegre eden, sundukları hizmetlerde çeşitliliği sağlayıp, zorlu piyasa şartlarına uyum sağlayabilenler ayakta kalabilecektir.
Ülkemiz, konum olarak adeta dünyanın merkezinde bir aktarma istasyonu olma özelliğine sahip, bu avantajından dolayı lojistik üs olma ideal bir gerçek olarak karşımızda durmakta. Kuzeyde Rusya ve Karadeniz’e kıyısı olan diğer ülkeler, güneyde Orta Doğu, doğuda İran ve Türk Cumhuriyetleri, Akdeniz de kıyısı olan Afrika ülkeleri ile batıda Avrupa arasında bir aktarma merkezi olma özelliği ile kendine bir avantaj oluşturmaktadır.
Türkiye'nin lojistik sektöründeki en güçlü yanı stratejik konumu olup, Türkiye'den 4 saat uçuş mesafesinde 56 ülke bulunmakta ve bu 56 ülkede 1,5 milyar insan yaşamaktadır. Toplam dünya ithalatının yaklaşık yarısı da bu bölgede yapılmaktadır. Şüphesiz özel sektör altyapı, teknoloji, ulaşım, depolama ve benzeri konular kapsamında seviye itibariyle bölgesinde ve uluslararası alanda önemli bir konuma ulaştı, ancak Ülkemizin uluslararası bir aktarma merkezi ve köprü oluşturmasından kaynaklanan avantajlı konumu, uluslararası lojistikte rekabet için maalesef yeterli değil. Bulunduğu coğrafyada tercih edilebilir bir ülke konumunda olmak için her şeyden önce yabancı yatırımcıya güven ortamı sunulmalıdır. Türkiye bölgesinde lojistik üs olmak istiyorsa, rekabet gücünü arttırmak üzere mevcut uygulamaların iyileştirilmesi gerekiyor. Demir yolu  ve deniz yolu altyapısı-limanları geliştirilmeli, doğudan batıya, kuzeyden güneye otoyollar tesis edilmeli, hava limanları gözden geçirilmeli, dünya çapında bir fuar ve kongre merkezi düşünülmeli, petrol ve doğalgazın naklinde yeni alternatifler üzerinde çalışılmalı, doğalgaz depolama tesislerinin kapasitesi artırılmalı, elektrik enerji nakli konusunda bölge ülkeleriyle entegrasyon geliştirilmeli, daha da önemlisi dünya ticaretinin önemli merkezi, uğrak yeri olacak bir proje geliştirilmeli (Dubai-Hong Kong gibi) burası cazibe merkezi haline getirilmelidir. TCDD'nin 2007 yılında Samsun-Gelemen lojistik köyü uygulamasının çok ötesinde büyük düşünmek gerekiyor galiba! Ülkemiz konum itibariyle avantajlı durumda, bu özelliğini iyi kullanmalı ve bundan maksimum fayda sağlamalıdır.
Her şeyi yalnızca devletten beklememeli ya da devlet yapmamalı, özel sektör dinamizmi harekete geçirilmeli, lojistik yatırım projelerine özel sektör kanalize edilmelidir. Dünyada, özellikle gelişmiş ülkelerde neler olup bitiyor yakından takip etmeli, teknolojik gelişmeler ve yeni sistemler mevcut sistemlerimize geç kalmadan entegre edilmelidir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 12258 defa okunmuştur .


30 Temmuz 2017 Pazar

GÜMRÜK BİRLİĞİ ÜLKEMİZE NE GETİRDİ NE GÖTÜRDÜ?

Gümrük Birliği Anlaşması gözden geçirilirken ‘kazan kazan taktiği’ ile günün şartlarına göre tarafların menfaatlerine uygun hale getirilmelidir...










Gümrük Birliği, taraf ülkeler arasında meydana gelen bir ekonomik entegrasyon modelidir. Gümrük Birliği, ülkeler arasında herhangi bir gümrük vergisi veya tarifesi olmadan ticaret yapılması, üçüncü ülkelerden yapılan ithalatlara ortak bir dış tarifesi ve ortak ticaret politikalarının uygulanması anlamına gelmektedir.
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşmasına (Ortaklık Anlaşması) göre 22 yıllık Gümrük Birliği uygulama döneminde kademeli olarak; 1964-1970 hazırlık, 1973-1995 geçiş, 1996 tam ekonomik entegrasyonaşamaları öngörülmüştür.
İki taraf için karşılıklı olarak gümrük vergilerini kaldırılması konusunda 1973 yılında bir Ek Protokol yürürlüğe girmiştir. Bu katma protokolle ayrıntılar yani geçiş döneminin koşulları belirlenmiştir. Buna göre; taraflar arasında sırası ile sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve son olarak kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ile Gümrük Birliği’nin tamamlanması öngörülmüştür. Türk sanayi mallarının Avrupa Birliği (AB) pazarına girişinde geçiş dönemi başından geçerli gümrük vergileri kaldırılmış, Türkiye’nin AB sanayi malları üzerindeki gümrük vergileri uygulamasının ise kademeli olarak kaldırılması öngörülmüş ve 1 Ocak 1996tarihinden geçerli AB sanayi mallarına gümrük vergileri kaldırılmıştır. Böylece AB ile üye olmayan bir ülke gümrük birliği uygulamasını başlatmıştır. Anlaşma çerçevesinde sanayi ürünleri, her iki taraf arasında herhangi bir gümrük kısıtlaması olmaksızın satılabilmektedir.
Gümrük Birliği üye olan ülkeler açısından ekonomik sonuçlara neden olmaktadır. Gümrük Birliğinin Türkiye ekonomisi üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri olmuştur. Gümrük Birliği’nin gümrük gelirleri üzerindeki etkisi olumlu yöndedir. Sanayi malları üretim kalitesi ve tüketici memnuniyetinin artmasında zihniyet değişikliği olmuştur. Kalitenin artmasıyla Türkiye’nin AB dışındaki ülkelere ihracatı da artmıştır. Gümrük Birliği sonrasında ithalat ve ihracat daha hızlı artmıştır. AB’ye tam üye olmadığımız için bu durumun üzerimizdeki olumsuz etkisi büyüktür. Türkiye, AB’nin üye olmayan bir ülke ile imzaladığı tüm anlaşmaları da kabul etmiş olduğundan, AB’nin serbest ticaret anlaşması (STA) imzaladığı ülkeler Türkiye’ye vergisiz mal satmakta ancak Türk mallarından vergi almaya devam etmektedirler. Türkiye, AB’nin haberi olmadan herhangi bir AB üyesi olmayan bir ülkeyle anlaşma yapamamayı taahhüt etmiştir. Aksi halde AB bu anlaşmayı iptal etme hakkına sahiptir. Türkiye Gümrük Birliği için AB yeni yasalarına paralel yasalar yapmayı kabul etmiştir. Ayrıca Türkiye, Gümrük Birliği’ne girerek, tüm yasaları ve Avrupa Adalet Divanı’nın kararlarını kabul etmiştir. Bu geçiş sürecinde kalite farkı nedeniyle rekabet güçlüğü yaşanmıştır. Türkiye’nin dış ticaretinin büyük çoğunluğu AB iledir. Ancak ihracatımız ile ithalatımız arasında AB lehine sürekli açık söz konusudur.
GB Anlaşması’nın güncellenmesi, AB ile ABD arasında müzakereleri süren Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) Anlaşması dolayısıyla gündeme geldi. Brookings Enstitüsünün yayınladığı bir rapora göre, Türkiye’nin TTIP’a dahil olmaması halinde 95 bin kişinin işini kaybetme ihtimalinin ortaya çıkacağı ve Türkiye ekonomisinin 20 milyar dolar zarara uğrayacağı tahmin ediliyor. Ancak, Donald Trump’ın ABD’nin taraf olduğu ticaret anlaşmaları konusunda daha korumacı bir yaklaşım sergilemesi, henüz müzakereleri sonlanmayan TTIP’ın akıbetini de belirsizliğe sürüklemiştir.
Gümrük Birliği’nin güncellenmesine ilişkin Avrupa Komisyonu ile yürütülen teknik müzakereler 27 Nisan 2015 tarihinde tamamlanmış olup, neticede; AB Komisyonu Türkiye ile Gümrük Birliği anlaşmasının güncelleştirilmesi konusunda resmi görüşmelere başlamak için AB Konseyi’nden yetki talep etti ve 13 Haziran 2017 tarihinde Brüksel’de görüşmeler başladı. Bu kapsamda; Türkiye’nin AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı STA’ lardan eş zamanlı yararlanmasını sağlayacak yasal bağlayıcılığı olan bir hüküm oluşturulması, Tarım tavizlerinin karşılıklı olarak geliştirilmesi ile hizmetler ve kamu alımları alanlarında karşılıklı açılım, İşleyen bir anlaşmazlıkların halli mekanizmasının tesis edilmesi, Karayolu kotalarının kaldırılması, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nin işleyişine ilişkin komitelere katılımının sağlanması, Tarafların birbirlerine karşı uyguladıkları ticaret politikası önlemlerinin gözden geçirilmesi, konuları ele alınmakta ve çözüme kavuşturulması beklenmektedir.


Türkiye, Gümrük Birliği’ne 1996 yılında girdiği zaman üzerine düşeni yaptı ancak Gümrük Birliği’nden hiçbir zaman umduğunu faydayı sağlayamadı. Türkiye'ye, Gümrük Birliği her ne kadar ekonomik entegrasyon anlamında artılar getirse de AB'nin üzerine düşen görevleri yerine getirmemesi sonucu verim alınamadı. Diğer taraftan 2016 yılında Toplam 142,5 Milyar dolarlık ihracatın 68,3 Milyar dolarlık bölümü (%47,9), 198,6 milyar dolarlık ithalatın ise 77,5 milyar dolarlık bölümü (%38,9) AB’ye olduğu göz önüne alınırsa Türkiye’nin ihracat ve ithalatında AB’nin önemli bir yerinin olduğu da gerçek. Gümrük Birliği Anlaşması gözden geçirilirken ‘kazan kazan taktiği’ ile günün şartlarına göre tarafların menfaatlerine uygun hale getirilmelidir.
Şunu da hatırlatmakta fayda var sanıyorum; Gümrük Birliğine geçişte, Japonya’da iktidardaki Liberal Demokrat Parti Genel Sekreteri Kanezo Muraoka, Japon Hükümetinin, Türk-Japon ilişkilerine büyük önem verdiğini belirterek, Türkiye’nin Gümrük Birliği macerasıyla ilgili olarak şunları söylüyordu: “Bayan Başbakanınıza (Tansu Çillere) coğrafya dersi vermek isterdim. Çünkü ona göre Ankara’nın doğusunda hiçbir ülke yok. Hep batı hep batı. Türkiye batı' ya yaklaşmak için hep batı’ dan gitmek istiyor. Oysa batı' ya doğu’ dan da gidilebilir. Örneğin Japonya, Çin gibi ülkelerle iş birliği yapıp, kendi ekonomik durumunu düzelttikten sonra ‘Avrupalı’ olmak için çaba göstermek daha iyi değil mi?” sözünün şimdilerde ciddi ciddi düşülmesi gerekiyor.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 12020 defa okunmuştur .


16 Temmuz 2017 Pazar

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ NASIL, NE ZAMAN, NİÇİN KURULDU?









İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada barış ve istikrarı sürekli kılmak üzere, güçlü bir uluslararası ekonomik iş birliği sisteminin kurulması yönünde çabalar yoğunlaşmış ve bu çerçevede uluslararası ticareti serbestleştirip artırmak ve kolaylaştırmak içinde yeni kurumların oluşturulması yoluna gidilmiştir
Üye devletlerin birbirleriyle adil ve tam rekabet koşulları altında ticaret yapabilecekleri serbest ve açık bir ticaret sistemi oluşturmak amacıyla 1947 yılında 50’ye yakın ülke temsilcisiHavana’da bir araya gelmiş ve nihayetinde 23 ülke temsilcisi “Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması” (General Agreement on Tariffs and Trade) (GATT)’ı imzalamış ve 1948 yılının ocak ayında yürürlüğe girmiştir. Türkiye GATT’a 1951 yılında Torquay Round sırasında taraf olmuştur.
GATT kapsamında 1947-1993 yılları arasında sekiz çok taraflı ticaret müzakeresi (round) yapılmıştır. En son round olan 1993 de Uruguay Turu yapılmış ve bu müzakerelerde (Fas,ta) Marakeş Anlaşmasıyla Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) (The World Trade Organization (WTO)) kurulmuştur. GATT’ın yerine ikame edilen Dünya Ticaret Örgütü fiilen 1.1.1995 tarihinde çalışmaya başlamış ve Uruguay Round Anlaşmaları yürürlüğe girmiştir. Türkiye’nin, DTÖ’ye üyeliği 26 Mart 1995 tarihinde başlamış ve kurucu üye olmuştur. Bugün DTÖ, 164 üye devlet, 21 gözlemci devlet ile dünyadaki en büyük uluslararası ekonomik örgüt olma sıfatına erişmiş, dünya ekonomi sisteminin çok önemli bir kuruluşu haline gelmiştir.
DTÖ Anlaşmaları, mal, hizmetler ve fikri mülkiyet alanlarını kapsamaktadır. Anlaşmalar, her alan için serbestleşmenin prensiplerini ortaya koymakta ve bazı koşullar altında izin verilen istisnaları açıklamaktadır. Anlaşmalar ayrıca, üye ülkelerin gümrük tarifelerinin aşağıya çekilmesi ve diğer ticari engellerin kaldırılması, hizmetler pazarının açılması ve açık tutulması yönündeki bireysel taahhütlerini de içermektedir. Üyelerce müzakereler sonucunda kabul edilen anlaşmalar yine üye ülkelerin ulusal parlamentolarda onaylanmaktadır.
DTÖ’yü Kuran Anlaşma’ nın eki Ek 1 A’da, GATT 1947’nin yanı sıra, Mal Ticaretine ilişkin Anlaşmalar sıralanmaktadır: Tarım Anlaşması, Anti- Damping Anlaşması, Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması, Koruma Önlemleri Anlaşması, Ticarette Teknik Engeller Anlaşması, Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemleri Anlaşması, Gümrük Kıymeti Anlaşması, Sevk Öncesi İnceleme Anlaşması, Menşe Kuralları Anlaşması, İthalat Lisansları Anlaşması.
Yıllar süren (yaklaşık 20 yıl) müzakereler sonucunda, DTÖ direktörüne göre, küresel ticaretteki en büyük reformlardan biri olarak diye de nitelendirilen en son “Ticaretin Kolaylaştırılması Anlaşması” 22 Şubat 2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşmayla, uluslararası ticaret giderleri yüzde 14,5 kadar azalacak ve böylece küresel ticaret hacmi yılda 1 trilyon dolar artış gösterebilecek ve bu artıştan en çok fakir ülkeler yararlanacak.
Örgütün Organları: DTÖ, üyesi olan ülkeler veya devletler tarafından yönetilmekte olan bir uluslararası kuruluştur. Sekretaryası İsviçre’nin Cenevre şehrinde bulunan örgütün organları; iki yılda bir toplanan en yüksek karar alma organı olan Bakanlar Konferansı, olağan ve günlük çalışmalarını yürüten Genel Konsey ile 3 temel çalışma alanına (mal ticareti, hizmet ticareti ve fikri mülkiyet) yönelik Konseyler ve Konseylerin altında yer alan alt çalışma grupları olan Komitelerdir.
Örgütün temel amacı: Uluslararası ticaret’ in geliştirilerek refah’ a ve barışa katkıda bulunulmasıdır.
Örgütün genel amaçları: Hayat standardını yükseltmek, istihdam sağlamak, istikrarlı bir şekilde artan reel gelir ve gerçek talep hacmini sağlamak, mal ve hizmet üretim ve ticaretini geliştirmek, dünya kaynaklarının kalkınmayı sağlayacak şekilde etkin ve verimli kullanımını sağlamak, çevreyi koruyucu önlemler almak, farklı ekonomik seviyedeki ülkelerin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kaynaklan geliştirmek, gelişmekte olan ülkelerin artan dünya ticaretinden makul bir pay alabilmesini sağlamak, gümrük tarifelerinde ve ticaretin karşılaştığı diğer engellerde önemli indirimler sağlayan uluslararası ticaret ilişkilerinde ayrımcı muameleyi ortadan kaldıran anlaşmalar yapmak, kalıcı birçok taraflı ticaret sistemi geliştirmeyi sağlamak, çok taraflı ticaret siteminin ana ilkelerini korumayı sağlamak, şeklinde örgütü kuran Anlaşma’ nın önsözünde belirtilmiştir.
Örgüt'ün temel işlevleri; DTÖ'yü meydana getiren çok taraflı ve çoklu ticaret anlaşmalarının uygulanmasını ve denetlenmesini sağlamak, Çok taraflı ticaret müzakerelerinin yürütüldüğü bir forum oluşturmak, Ticari uyuşmazlıkların çözümünü sağlamak, Üye ülkelerin ulusal ticaret politikalarını izlemek, Küresel ekonomik politikayla ilgili diğer uluslararası kuruluşlarla iş birliğini sağlamak, Gelişme yolundaki ve geçiş sürecindeki ekonomilerin çok taraflı ticaret sistemi ile bütünleşmelerine yardımcı olmaktır.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11693 defa okunmuştur .


2 Temmuz 2017 Pazar

EN HIZLI BÜYÜYEN ÜLKELER

Gelişmekte olan ekonomiler; küresel ve yerel gelişmelere bağlı yaşanan olumsuzluklara rağmen dünya ekonomisindeki payını artırmayı sürdürecek gözüküyor…











İngilizce “Gelişmekte olan 7″ anlamına gelen “Emerging 7″ kavramının kısaltılışı “E7” olarak anılmakta ve Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, Endonezya, Meksika ve Türkiye’den oluşuyor ve “Yükselen 7” olarak da ifade ediliyor.
Gelişmekte olan ülkelerde yaşam standardı yükselmekte buna mukabil gelişmiş ülkelerde düşmekte, bu gelişmeye paralel olarak son yıllarda gelişmiş G7 ekonomilerinden gelişmekte olan ülkelere doğru küresel ekonomik güç kaymakta, E7 ülkelerinin 2020’li yıllarda G7 ülkelerinden daha büyük ekonomilere sahip olacağı tahmin edilmektedir. Toplamda, Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Rusya, Türkiye ve Meksika’yı içeren E7 bloğu, dünya GSYİH' sinin yirmi beş yıl önce %19'unu oluştururken %35'e çıkmış olduğu görülüyor. 


Durgunluk ve devam eden ekonomik rahatsızlıklar, G7 ekonomilerinin rüzgârını terse döndürürken bu durum E7 ülkelerinin çoğunda da olumlu havayı kesintiye uğrattı. Bu dönemde bile E7'nin performansı, G7 üyelerinin performansını geçti. 2007'den bu yana, E7 ekonomilerinin büyümesi, devam eden küresel kriz de olsa, uzun vadeli ortalamalarından fazla sapma göstermedi. Gelişmekte olan ekonomiler; küresel ve yerel gelişmelere bağlı yaşanan olumsuzluklara rağmen dünya ekonomisindeki payını artırmayı sürdürecek gözüküyor. Mevcut eğilimler göz önüne alındığında 2020’li yıllarda bu blok, G7'yi yakalayacak ve dünya çıktısının daha büyük bir kısmını oluşturacak. Bu durumda da dünyada güç dengelerini değişeceği kaçınılmaz görünüyor.
Dünyanın önemli mali denetleme şirketlerinden olan Pricewaterhouse (PwC)tarafından hazırlanan bir rapora göre E7 olarak adlandırılan Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya, Meksika, Endonezya ve Türkiye ekonomilerinin, 2050 yılında dünya ekonomisinden yüzde 50 pay alacağı, G7 payının ise yüzde 20'ye gerileyebileceği ifade edilmiş, araştırmada Türkiye’nin dünyanın en büyük 18. ekonomisi olduğu, satın alma gücü paritesine göre hesaplanan Türkiye’nin yıllık GSYH'si 2030'a gelindiğinde 3 trilyon dolara, 2050'de ise 5 trilyon dolara ulaşacağı açıklanmıştır.  Bu arada siyasi bir olumsuzluk yaşanmazsa İtalya’ yı da geçerek 11. Sırada yer alabileceği vurgulanıyor. Diğer taraftan ABD'nin 2050'de gayri safi yurt içi hasıla düzeyine göre Çin ve Hindistan'ın gerisinde kalacağı belirtilen raporda, Endonezya ve Brezilya'nın dünyanın en büyük 4. ve 5. ekonomileri haline geleceği kaydediliyor. PwC, en büyük atılımı Vietnam, Filipinler ve Nijerya'dan beklediklerini kaydederken, ABD ve Avrupa'nın kademeli olarak Çin ve Hindistan'ın gerisinde kalacağını ve ekonomik hakimiyetin G7'den E7'ye geçeceğini (en hızlı büyüyen 7 gelişmekte olan ülkeye) tahmin ediyor.
Özetle; 2016-2050 yılları arasında küresel ekonomi %130 büyüyecek, Türkiye 2050 yılına kadar ortalama %3’ük oranla Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi olacak, Küresel ekonominin %35’ini oluşturan E7 ülkeleri 2050’de %50’sini oluşturacak, Türkiye 2050 yılında dünyanın en büyük 11. ekonomisi olmaya aday, şeklinde açıklanıyor.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11452 defa okunmuştur .


18 Haziran 2017 Pazar

IMF VE DÜNYA BANKASI ARASINDAKİ FARKLAR

IMF ve Dünya Bankası kredi verdiği ülkelere bağladığı zorlu koşullar ve kemer sıkma politikaları nedeniyle daha fazla eleştirilir hale gelmiştir… 









Dünya Bankasının (World Bank (WB)) temel amacı dünya üzerindeki yoksulluk ile mücadeleetmektir. Genelde gelişmekte olan ülkelerin uzun vadeli ekonomik gelişmelerini sağlamak ve adı geçen ülkelerde yoksulluk düzeyini azaltmaktır. Bu amaçla Dünya Bankası maddi ve teknik yardım sağlamak suretiyle ülkelerin gelişme kapasitelerinin artırılmasını sağlamak üzere gerekli çalışmalarda bulunmaktadır. Uluslararası Para Fonu’nun (International Monetary Fund (IMF)) temel amacı ise makro ekonomik çerçevededir ve dünya üzerindekimali istikrarın sürdürülmesine yönelik çalışmalarda bulunmaktadır. Dünya finans sisteminin iyileştirilmesine çalışmak ve üye ülkelere kısa vadeli mali sorunlarda yardım sağlamaktır.
Dünya Bankası 1944’te IMF ile birlikte kurulduğu için bu iki kuruluşa “Bretton Woods İkizleri” de denmektedir. Aynı anda kurulan Dünya Bankası (1956’dan sonra Dünya Bankası Grubu oluştu) ve Uluslararası Para Fonu değişik amaçlara sahip farklı kuruluşlardır. Ana sözleşmelerine göre her iki kuruluşun faaliyet alanları birbirinden farklıdır. Faaliyet alanları farklı da olsa iki kuruluşun asıl amacı, üye ülkelerde istikrarlı bir gelişme ve kalkınma sağlamaktır. IMF ve Dünya Bankası yönetim şekli ve organizasyon yapısı bakımından birebir aynıdır. Herhangi bir ülke Dünya Bankası'na üye olmadan önce IMF'in üyesi olmalıdır. Dünya Bankası üyeliği IMF’e üye olan tüm ülkelere açık bulunmaktadır. Ancak IMF üyesi ülkelerin Dünya Bankası’na üyelik zorunluluğu yoktur. Dünya Bankası’nın teşkilat yapısı IMF’nin yapısı ile büyük ölçüde aynıdır. Her sene IMF ve Dünya Bankası Guvernörler Kurulları birlikte toplantı yapmaktadır. Şu da bir gerçek ki; IMF ve Dünya Bankası'nın arkasında dünya ekonomisine yön veren aynı güçlerin bulunduğudur. En yüksek oy hakkına sahip ülkelerin başında ABD, Japonya, Çin ve Almanya gelmektedir. İki teşkilat içindeki kurullarda yer alan ülke grupları aynıdır ve oy oranları benzerdir. İki teşkilat arasındaki belirgin farklılık ise IMF Başkanı’nın Avrupalı olması şartına karşılık Dünya Bankası Başkanı’nın ABD’den seçilmesi şartıdır. Her iki kuruluşun benzer yanları kreditör olmalarıdır. Ancak Dünya Bankası yalnız gelişmekte olan ülkelere kredi vermektedir. IMF ise kısa dönemde oluşan mali sorunlarını çözmek için ihtiyacı olan tüm üye ülkelere kredi sağlamaktadır. IMF ve Dünya Bankası üye ülkelere destek olmak için çeşitli seviyelerde düzenli olarak iş birliği yapmakta ve pek çok girişimde birlikte çalışmaktadır. IMF ile Dünya Bankasının amaçlarının giderek aynı yönde değişim göstermesi, Fon ile Banka arasındaki iş birliğini daha da zorunlu hale getirmiştir. Bu iş birliği daha çok iki kuruluşun borç verme faaliyetlerinde kendisini göstermektedir.
Dünya Bankası ve IMF’in misyonu birbirinden farklılık arz etse de genel olarak aklama ve terörün finansmanıyla mücadele yöntemleri benzerlik göstermektedir ve bu alanda birlikte ortak çalışmalar yürütmektedirler. Nisan 2001 tarihinde Dünya Bankasının ve IMF’in İcra Direktörleri Kurulları aklamanın ülkelerin gelişimine ve mali istikrarın sağlanmasına yönelik ciddi bir tehdit unsuru olduğunu belirtmişler ve bu kapsamda çalışmalara başlamışlardır. 11 Eylül 2001 olaylarının ertesinde ise anılan Kurullar faaliyetlerini terörün finansmanını da kapsayacak şekilde genişletmişlerdir. Kurullar Temmuz ve Ağustos 2002 tarihinde Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine İlişkin Mali Çalışma Grubu’nun (Financial Action Task Force on Money Laundering (FATF)) aklama ve terörün finansmanına ilişkin 40 tavsiyesini ve münhasıran terörün finansmanının önlenmesine yönelik hazırlanan 9 özel tavsiyesini temel uluslararası standartlar olarak kabul etmiştir.
Diğer taraftan; IMF ve Dünya Bankası, kredi verdiği ülkelere bağladığı zorlu koşullar ve kemer sıkma politikaları nedeniyle daha fazle eleştirilir hale gelmiştir. IMF ve Dünya Bankasının "yapısal uyum programlarını” uygulayan ülkeler nezdinde yapılan araştırmalar pek de iç açıcı değil. Genelde kredi alan ülkelerin bu programları uygulayarak ekonomik büyüme kaydetmediği, aksine ekonomik krizler yaşadığı da bir gerçek. Yani kredilendirme için sürülen koşullar IMF ve Dünya Bankasının temel amaçlarına uygun netice vermemektedir. Çin son yıllarda finans dünyasının bel kemiği "Bretton Woods" sistemini tehdit eder gibi. Öyle ki, sahibi olduğu ekonomik büyüklükle Çin, ABD etkisindeki Dünya Bankası ve IMF'nin yapması gereken reformları hayata geçiremeyip gelişmekte olan ülkelere yeterince yardımda bulunamamasının verdiği boşluğu dolduruyor. Çin verdiği kredileri çok fazla şarta bağlamıyor.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11572 defa okunmuştur .


5 Haziran 2017 Pazartesi

DÜNYA BANKASI NE ZAMAN, NASIL KURULDU, NE İŞ YAPAR?

Dünya Bankası terimi genelde Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) ve Uluslararası Kalkınma Birliğini (IDA’yı) ifade etmektedir. Dünya Bankasının ana hedefi ise yoksulluğu azaltmaktır…



Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası. (International Bank for Reconstruction and Development (IBRD)) Üye ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunmak üzere üretim projelerine finansman sağlayan Birleşmiş Milletlere bağlı mali bir kuruluştur. 1944’de ABD’de Bretton Woods’ta Uluslararası Para Fonu (IMF) ile birlikte kurulmuş ve 1946’da fiilen faaliyete geçmiştir. Kuruluşunun ilk yıllarında savaş sonrası Batı Avrupa ekonomilerinin imarı için finansman sağlamış, daha sonraları gelişmekte olan ülkelere kredi vermeye başlamıştır. IBRD kendi fonlarının çoğunu uluslararası sermaye piyasalarında tahvil satışı yoluyla elde etmektedir.
Dünya Bankası (The World Bank), 1956 yılında gelişmekte olan ülkelerde devlet garantisi olmadan özel kesime kredi sağlama fonksiyonunu üstlenen bir kuruluş olan Uluslararası Finans Kurumunu (IFC) kurmuştur. 1960’ta ise, yine gelişmekte olan ülkelere daha iyi şartlarla (faizsiz veya hibe şeklinde) kredi vermek maksadıyla Uluslararası Kalkınma Birliğini (IDA) kurdu. Böylece bu kuruluşları (Dünya Bankası, IFC ve IDA) içine alan Dünya Bankası Grubu(The World Bank Group (WBG)) ortaya çıktı. Özellikle özel sektöre, politik risk gibi belirli risklere karşı sigorta sağlamak ve teknik yardım için Çok Taraflı Yatırım Garantisi Ajansı(Multilateral Investment Guarantee Agency (MIGA)) ve yatırım risklerini azaltmak için Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezini de (International Centre for Settlement of Investment Disputes (ICSID)) içine alan bu beş kurumun tamamı Dünya Bankası Grubunu (WBG) ifade etmektedir. Dünya Bankası terimi ise genelde IBRD ve IDA’yı ifade etmektedir. Dünya Bankasının ana hedefi ise yoksulluğu azaltmaktır.
Dünya Bankasının nihai yönetimi üye ülkelerin elindedir. Kararlar üye ülkelerin Maliye Bakanları veya Merkez Bankası başkanlarından teşkil edilen Guvernörler Kurulu tarafından alınır. Dünya Bankasının örgüt yapısında göze çarpan en önemli nokta grubun başkanıdır. Genellikle Amerika Birleşik Devletleri kökenli seçilmektedir. Ülke temsilcilerinin kullandıkları oylar eşit olmayıp, ilgili ülkelerin oy verme güçlerine bağlıdır. Oy verme gücü de Banka’ya ödedikleri aidatla bağlantılıdır. En yüksek oy hakkına sahip ülkeler sırasıyla ABD, Japonya, Çin ve Almanya’dır. Ülkemiz ise Dünya Bankası’nın en büyük orta gelirli ortaklarından biridir ve dünyanın 18. büyük ekonomisidir. Dünya Bankası’na Türkiye 1947 yılında üye olmuş ve 1950 yılında Banka’dan ilk defa kredi almıştır. Türkiye ülke ekonomisine katkı sağlamak amacı ile Dünya Bankasından, üye olduğu tarihten günümüze kadar geçen süre içerisinde 160'tan fazla kredi anlaşması imzalamış ve bu kredi anlaşmalarından elde ettiği geliri ülke ekonomisine katkı sağlamak amacı ile çeşitli yerlerde değerlendirmiştir. Dünya Bankasına üye olan 188 ülke aynı zamanda Uluslararası Para Fonu (IMF) üyesidir. Her iki kuruluşun toplantıları genellikle birlikte yapılmaktadır. 
Dünya Bankası üç tip kredi açar. Bunlar; proje kredileri, program kredileri ve milli para kredileridir. Bankanın temel kredi politikası proje kredilerine dayanır. Yani Dünya Bankasının asıl işi kalkınma projelerine kredi vermektir. Diğerleri istisnadır. Dünya Bankası proje kredisi açma kararı verirken, teklif edilen projeleri analize tabi tutar. Banka’nın yapmış olduğu incelemelere ülkenin uyguladığı genel ekonomik ve mali politikaları da dahildir ve gözden geçirilir. Banka’nın herhangi bir ülke hakkındaki değerlendirmeleri öteki finansman çevreleri, sanayileşmiş ülkeler, özel ticari bankalar, kalkınma bankaları açısından da büyük önem taşımaktadır. 
IBRD, Dünya Bankası`nın ana borç veren kuruluşudur. (IBRD); Devlet garantisi bazında borç finansmanı sağlar. Kişi başına geliri nispeten yüksek olan kalkınmakta olan ülkelere borç vermektedir. IBRD tarafından verilen krediler; otoyollar, okul, hastane gibi altyapı yatırımlarına ve hükümetlerin ülke ekonomilerinin işleyişini geliştirmek üzere hazırladıkları programlara yöneliktir. Dünya Bankası (IBRD ve IDA) faaliyetleri özellikle gelişmekte olan ülkelerde, insan gelişimi, tarım ve kırsal kalkınma gibi alanlarda, çevre koruma alanlarında, altyapı ve yönetim gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır. IBRD ve IDA üyesi ülkelerin yanı sıra yoksul ülkelere tercihli krediler ve hibeler de verilmektedir. Krediler veya belirli projeler için hibe genellikle sektör veya ekonomide daha geniş politika değişiklikleri ile bağlantılıdır. IFC ve MIGA sırasıyla özel sektör yatırımları ve sigorta sağlamaktadır. 
Dünya Bankası, kalkınma ekonomisi, yoksulluk araştırması, ticaret, küreselleşme ve çevre alanlarında araştırmada dünyanın en büyük araştırma merkezlerindendir. Dünya Bankası, finansman sağlamanın yanı sıra dünyanın en büyük bilgi kaynaklarından birisidir. Esas olarak bir kredi veren kurum olmakla birlikte, Dünya Bankası Grubu birtakım hibe kolaylıklarını da yönetmektedir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11453 defa okunmuştur .

22 Mayıs 2017 Pazartesi

KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI

Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatının ana hedefi bölgesel stratejiler geliştirmektir…













Karadeniz Ekonomik İşbirliği fikri, 1980’li yılların sonunda Doğu Avrupa Ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ndeki değişim sürecinin hızlandığı bir dönemde doğmuştur.
Resmi adı; Organisation of Black Sea Economic Cooperation (BSEC) olan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİ)Türkiye’nin öncülüğünde 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Zirve sırasında KEİ Teşkilatı Deklarasyonu’nun imzalanmasıyla kurulmuştur. Yalta’da 5 Haziran 1998 tarihinde Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından imzalanan KEİ Şartı’nın 1 Mayıs 1999 tarihi itibariyle yürürlüğe girmesiyle KEİ bölgesel bir ekonomik işbirliği teşkilatı haline gelmiştir.
KEİ’nin üyeleri Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Sırbistan, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan’dır. 
KEİ bünyesinde faaliyet gösteren 18 adet çalışma grubu vardır. KEİ Uluslararası Daimî Sekretaryası İstanbul’da bulunmaktadır. Hükümetler arası birimler, katılan devletlerin Dışişleri Bakanları Toplantısı (DİBT)’nı, alfabetik sıraya göre seçilen ve altı ayda bir değişen Dönem Başkanı’nı, Üst Düzey Görevliler Toplantısı’nı, Çalışma Gruplarını ve uzmanlardan oluşan geçici Özel Çalışma Gruplarını içine almaktadır. KEİ çalışmalarının büyük bir kısmı yan organlar tarafından gerçekleştirilir. KEİ belgelerinde, resmi dil olarak İngilizce kullanılması uygun görülmüştür.
KEİ’nin amacı; bölge ülkeleri arasında ekonomik ilişkileri daha fazla geliştirebilmek için kişilerin, malların, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımını sağlamaktır. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için uzun dönemde, aşamalı olarak katılan devletler arasında bir serbest ticaret bölgesinin kurulması hedeflenmişse de KEİ'nin ana hedefi bölgesel stratejiler geliştirmektir. Yani başlangıçtaki “serbest bölge” düşüncesi sonradan “ ekonomik işbirliği ”ne dönüşmüştür. Bölgede ekonomik işbirliğini tesis etme amacı güden KEİ'nin temel özelliklerinden birisi, işbirliğine ve dış dünyaya açık yapısıdır. Çeşitli uluslararası kuruluş ve ülkeler KEİ toplantılarına gözlemci olarak katılmaktadır.
KEİ, Katılımcı Devletler arasındaki ekonomik işbirliği konusunda etkin bir diyalog kurmak, ekonomik koşulları iyileştirmek ve ortak girişimleri de içine alacak şekilde yatırım projelerini özendirmek ve Karadeniz bölgesinde sürekli bir ekonomik ve büyümenin kolaylaştırılmasını sağlamak amacıyla önerilerde bulunmak ve kararlar almak için uygun bir ortam oluşturmaktadır. Zirve toplantısı dışında, KEİ’de karar alma yetkisi, katılımcı devletlerin Dışişleri Bakanları’na tanınmıştır. KEİ’nin yapısına ve fonksiyonuna ilişkin önemli sorunlar oybirliği ile karara bağlanır.
KEİ Dönem Başkanlığı, 1 Temmuz 2012-31 Aralık 2013 tarihleri arasında ülkemiz tarafından yürütülmüştür. KEİ Dönem Başkanlığı yine 1 Ocak 2017 tarihi itibariyle altı ay süreyle ülkemize geçmiştir. KEİ Dönem Başkanlığımız aynı zamanda teşkilatn 25. Kuruluş Yıldönümüne rastlamaktadır. KEİ 25. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi 22 Mayıs'ta İstanbul'da yapılmıştır. Karadeniz Bölgesi’ne duyulan uluslararası ilgi günümüzde de sürekli artmakta olup, ülkemiz için somut işbirliği projelerinin hayata geçirilmesi açısından önem arz etmektedir. KEİ'nin 25. Kuruluş Yıldönümü Zirvesi'nin gündemin ekonomik iş birliği konuları ve kurumsal reform çalışmalarını içermesine paralel olarak, zirvede bölge ülkeleri proje odaklı işbirliği vurgusu yapmıştır. Dönem Başkanlığı 29 Haziran 2017 tarihinde Ukrayna'ya geçecektir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11139 defa okunmuştur .


ELEKTRİKLİ OTOMOBİLLERİN PETROLE ETKİSİ

Her şeye rağmen yakın gelecekte petrol yakıtlı araçların pazar payının önemli bir kısmına elektrikli araç sektörü sahip olacak… İlk el...