Translate

8 Ağustos 2016 Pazartesi

DARBELER VE EKONOMİ…

Askeri darbelerin olduğu dönemlerde, bireysel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı ve ekonomik yönden geri kalındığı bilinmektedir…









Türk demokrasisi, yaklaşık on yıllık aralıklarla gerçekleştirilen doğrudan ve dolaylı askerî müdahalelerle toplam dört kez kesintiye uğramıştır. Rejimin korunması veya bozulan kamu düzeninin yeniden tesis edilmesi gibi gerekçelerle TSK, 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde doğrudan ülke yönetimine el koymuş; 12 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997 tarihlerinde ise dönemin hükümetini istifaya zorlamıştır.  22 Şubat 1962 ayaklanması ve 20 Mayıs 1963’de Albay Talat Aydemir tarafından organize edilen başarısız darbe girişimi, 1977’de Orgeneral Namık Kemal Ersun tarafından planlandığı iddia edilen darbe hazırlığı, 2003 - 2004 yıllarında hazırlandığı iddia edilen Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven gibi çeşitli darbe planları, 27 Nisan 2007 tarihli e-muhtıra,  son olarakta  15 TEMMUZ 2016 DARBE GİRİŞİMİ gibi farklı müdahale ve girişimler olmuştur.
Ülkemizin siyasi tarihi, darbeler, muhtıralar veya daha genel bir ifadeyle, anayasal olmayan yollarla iktidara gelme veya iktidardan uzaklaşma girişimleriyle doludur. Bu durumda hükümetlerin uygulayacağı ekonomi politikalarında bir belirsizlik ve en başta yatırım olmak üzere sermaye birikimi, ekonomik büyüme vb. birçok ekonomik değişken üzerinde etki oluşturmuş ve oluşturmaya da devam etmektedir.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında ülkemiz rekor seviyelerde bir büyüme hızı yakalamış, bu yüksek büyüme dönemi 1960'lara kadar devam etmiş, darbe hükümetleri ise genel anlamda düşük bir performans sergilemişlerdir. 1923-1950 döneminde ortalama % 8,1 büyüme gerçekleşirken, 1960 darbesi sonrası 1960-1961 döneminde % 3,9, 1980 darbesinden sonra1980-1983 dönemi için % 2,7 büyüme, günümüzde ise sivil tek parti hükümetleriyle ortalama % 5 büyüme hızı gerçekleşmiştir. 








Askeri darbelerin olduğu dönemlerde, bireysel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı ve ekonomik yönden geri kalındığı bilinmektedir. Askeri darbeler, bireylerin hak ve özgürlüklerini kısıtladığından ekonomik performansı olumsuz etkilemektedir. Askeri darbeler, ülke genelinde politik İstikrarsızlığa neden olduğu gibi ekonomik performansı da önemli ölçüde etkilemekte ve ekonomik yönden zayıflamaya neden olmaktadır. Demokrasi konusundaki ciddi değişimlerin ekonomik performans üzerinde önemli etkileri olduğu ve ülkemiz ekonomik performansının askeri müdahalelerle negatif bir yönde etkilendiği bilinmektedir.
Ekonomik özgürlük kavramı, bireylerin iktisadi faaliyetlerini baskı ve sınırlamalara maruz kalmadan özgürce gerçekleştirebildiği ve mülkiyet haklarının temin edildiği hak ve özgürlükler olarak ifade edilmektedir. Ekonomik performans üzerinde demokrasinin etkisi büyüktür. Ancak Singapur ve Çin gibi demokrasi yönünden iyi durumda olmayan ülkelerin, ekonomik performans konusunda oldukça iyi durumda olmaları, demokrasi ve ekonomik özgürlüklerin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini de göstermektedir. Ülkemiz için ekonomik özgürlüğün artmasının, ekonomik performansı artırdığı da bir gerçektir. Ekonomik performans, ülkelerin gelişmişliğinin göstergesi olup, demokrasi içindeki ekonomik özgürlükler ise ekonomiye olumlu katkıda bulunmaktadır. Demokrasi ve ekonomik özgürlük, bireylerin toplumdaki yaşayışlarını ve davranışlarını pozitif yönde etkilemektedir. 






Gümrük ve Ticaret Bakanı  “son darbe girişiminin maliyetinin en az 300 milyar TL’sı”  yani yaklaşık  “100 milyar Dolar” olduğunu açıkladı. Kesin hesap bir müddet sonra çıkacaktır.  Bırakın darbeyi son darbe girişiminin bile ülkemize ne denli zarar verdiği, ülkemize çok pahalıya mal olduğu apaçık ortada, ancak darbe girişiminin başarısızlığa uğratılması zararın buradan dönmesini de sağladı. Kısacası vatandaşlarımız demokrasiye sahip çıkarak ekonomimizin geleceğine büyük katkıda bulundu. 
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 8138 defa okunmuştur .


1 Ağustos 2016 Pazartesi

ULUSAL VARLIK FONLARI…

Havuz oluşturulup biriken rezervlerle finanse edilen devlet kontrolündeki yatırım kurumları olarak tarif edilebilir...






Ulusal Varlık Fonları (Sovereign Wealth Funds) günümüzde giderek önemini daha da artırmaktadır. Söz konusu fonların, cari işlemler fazlasından kaynaklanan gelirlerin ülkeler arasında dağılımı konusunda önemli rol sahibi olmaları, geri çekme imkânının sınırlı olması nedeniyle uzun vadeli yatırımcı niteliği taşımalarından, özellikle kriz anında piyasa baskısına direnç göstermelerinden ve dalgalanmayı önledikleri için önemi gün geçtikçe artmaktadır. Cari fazlayı ya da etkin kullanılamayan kaynağı likit olarak tutmak manasız olacağından, ülkeler bunları çeşitli yatırım araçlarında değerlendirmektedir. Yüksek petrol fiyatları, finansal küreselleşme ve yabancı ülkelerdeki varlıkların bazı ülkelerde toplanmasına yol açan küresel finansal sistemdeki dengesizleşmenin etkisiyle Ulusal Varlık Fonları artmaya başlamıştır.
Ulusal Varlık Fonu ülkemiz için yeni bir kavram olmakla birlikte, dünyada 1950 yıllar da etkinliğini artırmıştır. Ulusal Varlık Fonlarının ilk örneği Sudi Arabistan ve Kuveyt tarafından 1952-53 yıllarında kurulan petrol fonlarıdır. Cari işlemler fazlası vermekte olan ülkelerin yabancı para rezervlerindeki artışların oluşturduğu rezerv birikimini değerlendirme arayışından doğan bir kavram olup, bir anlamda havuz oluşturulup biriken rezervlerle finanse edilen devlet kontrolündeki yatırım kurumları olarak tarif edilebilir. Bu fonları diğer kolektif yatırımlardan ayıran temel özellik fonlara kaynak sağlayan devletin kontrolü altında olmalarıdır.
Ulusal tasarrufların uluslararası arenada dolaşımı ve uzun vadeli yatırımcı özelliğinin yanı sıra, açık ekonomiye katkıları ve ait olduğu ülke ve yatırım yapılan ülkelerin kalkınmasındaönemli yer tutmaları nedeniyle Ulusal Varlık Fonları olumlu etki oluşturmaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra gelişmekte olan ülkelerin diğer ülkelerde yapmış oldukları yatırımlar Ulusal Varlık Fonlarında artışta etkili olmuştur.
Ulusal Varlık Fonları çeşitli nedenlerle oluşturulmaktadır. IMF kaynakları bu fonları amaçlarına göre 5 gruba ayırmaktadır;
1 Petrol ve doğalgaz gibi temel ürünlerin fiyatlarında ve bunlardan elde edilen gelirlerdeki dalgalanmalardan korunmak amacıyla İstikrar Fonları,
Yenilenemeyen varlıkların, çeşitlendirilmiş varlıklardan oluşan bir portföye dönüştürmek yoluyla bugünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesi amacıyla Tasarruf Fonları,
3 Bütçe fazlası verilen dönemlerde yapılan yatırımların getirileri ile bütçe açığı verilen dönemlerde bütçe açığının kapatılmaya çalışılması amacıyla Rezerv Yatırım Şirketleri,
4 Ülkenin büyümesine katkı sağlayacak sosyoekonomik projelerin ve sanayileşme politikalarının finansmanı amacıyla Kalkınma Fonları,
5 Devlet bütçesinde beklenmedik bir zamanda oluşabilecek emekliliklerden kaynaklanabilecek ödemeler için kaynak oluşturmak amacıyla Emeklilik Rezerv Fonları.
Bugün için dünyanın çeşitli ülkelerine ait onlarca Ulusal Varlık Fonları bulunmaktadır. Ulusal Varlık Fonlarının içinde petrol fonları yüksek paya sahiptir. Sosyal Güvenlik Primlerinin değerlendirildiği emeklilik fonları da önemli yer tutmaktadır. Ulusal Varlık Fonlarının çoğunluğu 2000 yılından sonra kurulmuştur.
Uzun yıllarından beri faaliyette bulunan Ulusal Varlık Fonları kriz anında şu ana kadar bir probleme neden olmamış, aksine sisteme likidite sağlayarak piyasaların dengede kalmasına katkıda bulunmuşlardır.
Ulusal Varlık Fonlarının yatırım amaçları finansal olmakla birlikte, ticari olmaktan uzak gizli politik amaçların olabileceğine dair endişelerin hashas ve stratejik olarak belirlenen (savunma, enerji, telekomünikasyon, limanlar, demiryolları, bilgi teknolojileri, posta vb.) sektörlerde yatırım yapılmasını kısıtlamaktadır.
Ulusal Varlık Fonlarının yatırım yaptıkları ülkelerdeki ortak düzenlemeler;
- Ulusal Varlık Fonlarının piyasalardaki yatırım faaliyetlerini ilgilendiren Sermaye Piyasasına ilişkin temel düzenlemeler;  1Raporlama yükümlülükleri, 2 Kurumsal Yönetim İlkelerinin belirlenmesi, 3 Piyasa entegrasyonuna ilişkin düzenlemeler,
- Ulusal güvenlik odaklı “Yabancı Yatırım Güvenlik Ajansı” oluşturulması,
- Finansal Kurumlara ilişkin düzenlemeler,
- Stratejik sektörlere ilişkin düzenlemeler,
- Anti tekel ajansları, hususlarını içermektedir.
Ulusal Varlık Fonları; büyük altyapı projelerine ya da mega projelere, yurtdışı borçlanma senetleri ve hisse senetlerine, yurtiçi kamu ve özel borçlanma senetlerine, altın ve diğer kıymetli madenlere vb. alanlarda yatırım yapabilirler.
Ulusal Varlık Fonlarının birçoğu emtia üreticisi ülkelerin elinde bulunuyor ve bu yolla kazandıkları gelirlerini fona aktarıyorlar. Ancak son yıllarda emtia üreticisi olmayan birçok ülkenin de, bütçesi içinde dağınık halde bulunan birçok fonunun, özelleştirme gelirlerinin, bütçe fazlasının ve vakıf varlıklarının menkulleştirilerek nakde dönüştürülmesi suretiyle oluşturulan gelirlerinin Ulusal Varlık Fonlarında toplandığını görülüyor.
Ülkemiz için de özellikle özelleştirme gelirleri, emeklilik ve işsizlik fonları, yeni oluşturulacak kıdem tazminatı fonu, tasarruf fonu ve devlet-vakıf varlıklarının değerlendirilmesi ilk akla gelenlerden. Tabi ki kurulacak bu fonun başarılı olması için profesyonelce ve bağımsız yönetilmesi ancak devlet tarafından etkin denetlenmesi gerekmektedir.
 Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 7199 defa okunmuştur .

25 Temmuz 2016 Pazartesi

VERGİ HARCAMASI NEDİR?

Vergi harcaması; devletin, ekonomik, mali ve sosyal amaçlarla tahsil edeceği vergilerden, kısmen veya tamamen, geçici ya da sürekli olarak feragat etmesidir…














Devletin yüklendiği görevleri gerçekleştirebilmek için belli harcamalarda bulunması bir zorunluluktur. Bu sebeple; kamu harcamaları dar anlamda bir ülkede kamusal faaliyetlerin yürütülmesinden dolayı yapılması gereken ve bütçe içerisinde gösterilen harcamalar şeklinde tanımlanabilir. Devletin izlediği maliye politikasında belirtilen hedeflere ulaşmada kullanılan vergi harcaması, bütçe dışı bir harcama olup, vergi kanunları tarafından oluşturan vergiyi hafifletici tedbirlerin tümüdür. Vergi harcaması; devletin, ekonomik, mali ve sosyal amaçlarla tahsil edeceği vergilerden, kısmen veya tamamen, geçici ya da sürekli olarak feragat etmesidir. Vergi harcamaları devletin ekonomik ve sosyal amaçlarının gerçekleşmesinde kamu harcamalarının alternatifini oluşturabilmektedir. Vazgeçilen vergi miktarı, bunlardan yararlanan kişi, kurum ve kuruluşlara yapılan bir transfer harcaması gibi de düşünülebilir. Bu özelliği ile vergi harcamaları dolaylı transfer harcamalarından sayılır.
Vergi politikaları, maliye politikalarının uygulama araçlarından biri olup, makro hedeflere ulaşmada kamu harcama politikalarının tamamlayıcısı olarak kullanılabilmektedir. Belirlenen amaçların gerçekleşebilmesi için, vergi alınması gereken kişi veya kurumlar bazen de verginin konusu, vergi sisteminin dışına çıkarılabilmektedir. Bu açıdan, vergi harcaması olarak tanımlanan muafiyet, istisna ve indirim gibi uygulamaların bileşimi ve vazgeçilen vergi hasılatının büyüklüğü makro ekonomik hedeflere ulaşmak açısından önemlidir. Kamu harcamalarının en önemli finansman kalemi olan vergi gelirlerinden söz konusu uygulamalarla vazgeçilmesinin amacı belirlenen mükellef grupları veya faaliyetlerin desteklenmesiyle temel ekonomik hedeflere ulaşabilmektir.
Uygulamada vergi harcamaları; 1vergi muafiyet ve istisnaları, 2vergi kredisi, 3düşük vergi oranları,  4vergi ertelemesi ve 5vergi indiriminden oluşmaktadır. Vergi harcamalarının amacından saparak hedeflenen grup ya da faaliyet dışındakilere bir transfer haline dönüşmesi uygulamadaki zorlukların bir göstergesidir.  Bu amacı dışındaki transfer harcamaları vergi sisteminde kayba yol açan uygulamalardır.
Vergi alacağından vazgeçilmesi vergi gelirlerini azaltırken bütçede yer alan kamu harcamalarının miktarını da arttırmayacak ve bir anlamda bütçe giderlerindeki artış engellemiş olacaktır. Ancak, vergi harcamalarının miktarının bilinmesi ve bütçe verileri ile beraber değerlendirilmesi gerekmektedir. Birçok ülke vergi harcamaları tutarlarını hesaplamakta, özellikle OECD ülkeleri vergi harcamalarını bütçe süreçleriyle beraber değerlendirmektedir. Vergi harcamaları ülkelere göre farklılıklar göstermektedir. 1990’lı yılların başlarından itibaren sağlık, eğitim, düşük gelir grubu mükelleflerinin desteklenmesi gibi konularda ülkelerin vergi harcamalarını arttırıcı politikalar izledikleri söylenebilir. Dolayısıyla, verginin kişisel gelir üzerindeki yansımaları azaltılmaya çalışılmıştır. Ayrıca,belirtilmesi gerekli diğer bir konu da; vergi harcamalarının gelişiminin bütçe ile uyumudur.
Vergi harcamalarının, düzenli raporlamayla bütçe sürecinin içine dâhil olması önemlidir. Vergi harcamaları bir açıdan kamu harcaması niteliğine bürünebilmekte ve vergi gelirinden vazgeçilmesiyle, kaynakların, ihtiyaçların karşılanmasına yöneltilmesi mümkün olabilmektedir. Bu etki, teorik olarak vergi gelirlerini azaltacak, kamu harcamaları da nispeten azalacak ve kamusal ihtiyaçlar karşılanacaktır. Ancak vurgulanması gereken unsur; bütçe süreci içerisinde bu etkilerin analiz edilebilmesidir. Bütçede saydamlık gereği vergi harcamalarıyla ilgili tüm verilere ulaşılmalıdır. Düzenli vergi harcaması raporları ile denetim sağlanabilmelidir.
Türkiye için, özellikle 2006 yılından itibaren bütçe eki olarak yayınlanan vergi harcama tahminlerine ulaşılabilmektedir. 2000’li yılların başlarında gerçekleşen Bütçe Kanunu değişikliğinin bu gelişmede payının olduğu ifade edilebilecektir. Türkiye’de de 2001 ve 2007 yıllarında vergi harcama raporları yayınlanmıştır.
2006 yılından itibaren de heryıl vergi harcama tahminleri yayımlanmaktadır. Ulaşılan veriler göre; Gelir Vergisi Kanunu içerisinde vergi harcamalarının payının arttığı ve önümüzdeki yıllarda GSMH içinde, gelir vergisi bünyesindeki vergi harcamalarının payının daha da artacağı tahmin edilmektedir. Ülkemizdeki uygulamanın en önemli özelliklerinden birisi vergi kanunları dışında birçok kanunda vergi harcaması niteliğinde vergi teşvikleri bulunmasıdır. Devletin gelir ve harcamalarını da saydamlaştırması, kimin ve hangi faaliyetlerin ne tür vergi harcamalarından yararlandığının bilinmesi, bu bilgilerin kamuoyuna sunulması saydamlık açısından önemli görülmektedir.






Sonuçolarak, Türkiye ve OECD ülkelerinin birçoğunda “gelir vergisi” içerisinde vergi harcamalarının payının artış eğilimi gözlemlenmektedir. Dolayısı ile vergi harcama raporlarının düzenli bir şekilde yayımlanması ve bütçe süreci içerisinde yerini almasının önemi vurgulanabilir. Aksi durumda, vergi harcamalarının artması, vergi gelirlerinde azalmaya yol açacak, kamu harcamalarının finansmanı için farklı mali araçlar seçilebilecek ve mali disiplinin sağlanması güçleşebilecektir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 8781 defa okunmuştur .


11 Temmuz 2016 Pazartesi

IMF NE ZAMAN, NASIL KURULDU, NE İŞ YAPAR?

IMF(INTERNATIONAL MONETARY FUND), kısaca uluslararası mali sistemin işleyişini düzenler…


II. Dünya Savaşı sonrası ABD, Avrupa devletlerine doğrudan yardım yapmak yerine mali müesseseler kurarak yardım yapılması taraftarı oldu ve 1944 yılında Bretton Woods'ta 45 devletin iştirakiyle bir takım kararlar alındı. Bretton Woods Antlaşması' nda; birisi, Uluslararası Para Fonu (IMF), diğeri,  Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) veya kısaca Dünya Bankası isimleriyle iki ekonomik müessesenin kurulması kararlaştırılmıştır.
IMF, 1944 yılında ABD'nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods’da  kurulan ve Aralık 1945’te 29 Üyesi tarafından Anlaşma Maddelerinin imzalanmasıyla 1 Mart 1947’de fiilen çalışmaya başlayan uluslararası ekonomik konularla uğraşan bir teşkilattır. Fransa, IMF’den borç alan ilk ülke olmuştur.
IMF’nin temel misyonu, aşağıdaki üç yolla uluslararası sistemde istikrarın sağlanmasına yardımcı olmaktır;
1 Küresel ekonomiyi ve üye ülkelerin ekonomilerini izlemek,
2 Ödemeler dengesinde zorluk yaşayan ülkelere borç vermek ve
3 Üyelere pratik yardım sunmak.

IMF’nin hedefleri ise; 1 Uluslararası parasal işbirliğini arttırmak, 2 Mali istikrarı güvence altına almak, 3 Uluslararası ticareti kolaylaştırmak, 4 Yüksek istihdam oranlarını ve sürdürülebilir ekonomik büyümeyi desteklemek ve 5 Dünya genelinde yoksulluğu azaltmak olup, IMF bu hedefler için çalışan, 189 ülkenin üye olduğu organizasyondur. IMF'nin merkezi ABD'de, Washington DC'de bulunmaktadır.

Herhangi bir ülke mutlaka hem IMF hem de IBRD’ ye bir arada üye olmak durumundadır. Fona üye devletlerin hisselerine kota denmektedir. Kotalar genel olarak her bir üye ülkenin ekonomisinin büyüklüğünü yansıtmaktadır. Kotalar, her bir üyenin sahip olduğu eşit birim oy sayısı ile birlikte, ülkelerin oy gücünü belirlemektedir. Bu kota o ülkenin; Fona ödeyeceği miktarı, Fondan çekeceği kredi miktarını, Fondaki oy hakkını belirler. Kotaların % 25'i altın kalan % 75'i milli para ile ödenmiş veya taahhüt edilmiştir. Başlangıçta 8 milyar dolar olan sermayesi günümüzde (IMF’nin toplam borçlanma kapasitesi yaklaşık 650 milyar USD) çok artmıştır. Bunun yanında serbest dövizli ülkelerde tahvil satmak suretiyle fon ve kaynaklarını artırma imkanı da mevcuttur.
Fon, her üyeye kotasının % 25'i tutarında krediyi talep ettiğinde, otomatik olarak vermekle mükelleftir. Fonun verdiği kredilerde vade 5 yılı geçemez. IMF’den borç almak için durdurulamaz bir ödemeler bilançosu açığı olmalıdır. Bir üye ülkeden gelen talep üzerine, IMF borcu çoğu zaman bir düzenleme (anlaşma) çerçevesinde verilir.
IMF kredilerin geri ödeme süresi genellikle 3-5 yıldır. Kredi kullanan ülke bir faiz ödemesi yapar ancak bu düşük bir faizdir. Ülke borcunu aldığı para cinsinden ödeyebileceği gibi IMF’nin parası olan SDR cinsinden de ödeyebilir. IMF kredileri temelde şartlılık ilkesine yani performans kriterine dayanır. Yani IMF borç vermek için ülkeden bazı şartları gerçekleştirmesini ister. Bu şartlar; 1 Ülke kamu giderlerini kısıcı önlemler alsın. 2 Vergileri artırıcı önlemler alsın. 3 Para arzı kısılsın. 4 Serbest fiyat politikaları izlensin. 5 Dış ticaret liberalleşsin. 6 Ulusal paranın değeri düşürülsün.
Ülkemiz IMF’ye 11 Mart 1947 de üye olmuştur. 1961 yılında başlamak üzere IMF Türkiye’ye 50 milyar dolarlık kredi gelmesini sağladı. Türkiye bu dönemde IMF ile 19 kez anlaşma yaptı. Türkiye, bunlardan sadece son ikisini başarıyla tamamladı. Türkiye, 1984’ten 1994’e kadar IMF ile stand-by düzenlemesine gitmedi. IMF Ankara’ya 2000 yılında Ofis açmıştır. IMF ye bu gün itibariyle Türkiye'nin borcu bulunmamaktadır. Türkiye, Uluslararası Para Fonundan (IMF) aldığı borçları sıfırlama başarısını gösteren nadir ülkeler arasında yer almaktadır.











Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 7400 defa okunmuştur .

4 Temmuz 2016 Pazartesi

LED LAMBANIN AVANTAJLARI!

LED lambalar diğer aydınlatma ürünlerine göre birçok avantaja sahip; daha az enerji kullanıyor, uzun ömürlü, çevreye daha duyarlı…















İlk LED “ Light Emitting Diode “ 1907 yılında  Henry Joseph Round tarafından icat edilmiştir. 1962 yılında ise Amerikalı Nick Holonyak: Elektronlar küçücük bir diyottan geçtiklerinde enerji düzeyleri değişip ışık oluşturduğunu buldu. İşte bu buluş LED teknolojigelişiminin başlangıcı oldu. LED teknolojisi sadece aydınlatmada değil, bilgisayar, cep telefonları, televizyon ekranlarında, reklamcılıkta, sokak aydınlatmasında, trafik ışıklarında ve artık sayılamayacak kadar çok alanda kullanılıyor. Titreşimlere dayanıklılık ve düşük faaliyet gerilimi sayesinde otomobil sektöründe de yerini aldı.

LED lambalar diğer aydınlatma ürünlerine göre birçok avantaja sahip; daha az enerji kullanıyor, uzun ömürlü, çevreye daha duyarlı. LED lambalar, normal ampullere kıyasla çok az enerji tüketir. Çünkü LED lambalar %90 daha az enerji harcayıp, daha fazla ışık üretirler; bu sayede enerjinin tasarruf edilmesine yardımcı olurlar. Bir evdeki tüm ampulleri LED lamba ile değiştirerek ay sonunda gelen elektrik faturasından en az %10 ile 15 arasında tasarruf sağlamak mümkündür. LED lambalar A+ veya A++ enerji sınıfı etiketine sahiptir. Yani, bir LED lamba, satın alındığı andan itibaren elektrik faturasını azaltır. LED lambalar, çok düşük elektrik tüketimiyle (watt)  klasik bir ampulle aynı parlaklığı (lümen cinsinden) sağlar. LED lamba sadece gözle görülemeyen morötesi ve kızılötesi gibi ışınlar yaymaz; bu nedenle göze zararlı değildir. LED lambalar sadece ışık üretirler. Herhangi bir ultraviyole veya zararlı ışın üretmezler. LED lambalar titreşimlere sebep olmazçarpmalara karşı oldukça dayanıklıdır. Çünkü içinde kopacak bir tel bulunmaz ve kırılmaya karşı dayanıklı yapıdadırlar. LED lambaların kullanım ömrü 15 yıldan başlar. 1 adet LED lamba, 2 adet tasarruflu, 4 adet halojen ve 10 adet şeffaf klasik lambaya eşit kullanım ömrüne sahiptir. LED lambalar ışık üretimi esnasında dışarıya da ısı vermezler. Yani, uzun süre yanmakta olan bir LED lambaya çıplak elle dokunulduğunda el yakmaz. Bu sebeple LED lamba, yaz veya kış vakti tüm mekanlarda kullanılabilir. LED lambaların parlaklığını istenildiği gibi değiştirmek, yani kısıp-açmak mümkündür. Eve daha çok güneş ve canlılık (gün ışığı) getirilmek istendiğinde LED lambalar en iyi çözümdür.
Sonuçta LED aydınlatmanın avantajlarını listeleyecek olursak;
Çok az enerji tüketirler,
Uzun ömürlüdürler,
Termal ve mekanik darbelere karşı dayanıklıdırlar,
Işığı direk olarak yayarlar, bu nedenle verimlidirler,
Çok hızlı çalışır. 200 ns içinde ışık vermeye başlar, 
Kızılötesi, UV radyasyonu yoktur, çevresel zararları yoktur,
LED lambalar geri dönüştürülebilir ve çevreyi kirletmezler,
Rutubete dayanıklıdır,
Zararlı gaz barındırmadıklarından güvenlidirler,
Yanma veya çarpılma tehlikesi olmadan istenildiğinde dokunulabilir,
Farklı renk seçenekleriyle geniş kullanım alanları bulunmaktadır.
En önemlisi de LED lambalar yüksek enerji tasarrufu sağlayarak ev ekonomisine ve ülke ekonomisine büyük katkıda bulunmasıdır.
En büyük dezavantajı diğer ampullere göre yüksek fiyatı olup, LED lambaya olan talep arttıkça buna bağlı olarak maliyetlerinde düşeceği beklenmektedir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 7108 defa okunmuştur .


27 Haziran 2016 Pazartesi

AVRUPA BİRLİĞİ GENİŞLEME KRONOLOJİSİ

Avrupa Birliği ya da kısaca AB, yirmi sekiz üye ülkeden oluşan ve topraklarının çoğunluğu Avrupa kıtasında bulunan siyasi ve ekonomik bir örgütlenme...

















Avrupa Birliği' nin temelleri 9951 yılında, altı ülkenin katılımıyla oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'na  ve 1957 Roma Antlaşması'na dayanmaktadır. 


1992 yılında, Avrupa Birliği Antlaşması olarak da bilinen  Maastricht Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi sonucu, var olan  Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yeni görev ve sorumluluk alanları yüklenmesiyle kurulmuştur. “Kopenhag kriterleri” olarak anılan, Aralık 1993’te Kopenhag’da toplanan Avrupa Konseyi tarafından belirlenen üyelik kriterleri, aday bir ülkenin aşağıdaki koşulları yerine getirmesini gerekli görmektedir:
-Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ile azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasını temin eden istikrarlı kurumların bulunması;
-İşleyen bir piyasa ekonomisinin yanı sıra, Birlik içerisindeki rekabet gücü ve piyasa güçlerinin baskısıyla baş edebilmesi;
-Üyelik yükümlülüklerini yerine getirebilmesi, özellikle de siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına bağlı kalabilmesi.
Avrupa Birliği kapsamında, tüm üye ülkeleri bağlayan standart yasalar aracılığıyla, insan, eşya, hizmet ve sermaye dolaşımı özgürlüklerininden oluşan bir ortak pazar (tek pazar) geliştirmiştir. Birliğe üye ülkelerin on dokuzu, Euro adıyla anılan ortak para birimini kullanmaya başlamıştır. Birliğin yirmi sekiz üyesinden yirmi ikisi NATO' nun da üyesidir.
Avrupa Birliğinin genişlemesine dair kronoloji;
1957– Kurucu üyeler
Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kuruluşu; 6 kurucu üye: 1Batı Almanya, 2 Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksenburg, 6 İtalya.
1973 – Birinci büyüme
Birinci büyüme, yeni üyeler: 7 Danimarka, Birleşik Krallık, İrlanda.
1981 – İkinci büyüme
İkinci büyüme, yeni üyeler: 10 Yunanistan.
1985 – İlk ayrılma
İlk ayrılma, ayrılan bölge: Grönland (Danimarka’ya bağlı özerk bölge)
1986 – Üçüncü büyüme
Üçüncü büyüme, yeni üyeler: 11 Portekiz. 12 İspanya.
1990 – Almanya'nın yeniden birleşmesi
Almanya'nın yeniden birleşmesi, birliğe resmen katılan eyaletler: Brandenburg, Mecklenburg-Vorpommern, Saksonya, Sachsen-Anhalt, Thüringen.
1995 – Dördüncü büyüme
Dördüncü büyüme, yeni üyeler: 13 Avusturya, 14 Finlandiya, 15 İsveç.
Aday ülkeler ve olası adaylar

Aday ülkeler: 1 Arnavutluk, 2 İzlanda, Karadağ, 4 Makedonya, 5 Sırbistan, 6 Türkiye.

Olası adaylar: 1 Bosna-Hersek, 2 Kosova.
İngiltere'nin AB referandumu
23 Haziran 2016 tarihinde Birleşik Krallığın Avrupa Birliğinden ayrılması ya da ayrılmaması için yapılan kritik referandumda halk “AB’ye Hayır” dedi. İngiltere’nin Lizbon Anlaşması’nın 50’nci maddesi gereğince AB Konseyi’ne kararı bildirmesi gerekiyor. Bundan sonra AB ile İngiltere masaya oturacak ve müzakereler başlayacak. En az 2 yıl sürmesi beklenen müzakereler süresince İngiltere AB üyesi olarak kalmaya devam edecek.
Türkiye-AB İlişkileri; Türkiye ilk olarak 1959 yılında, o zamanki Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) üyelik başvurusunda bulunmuştur. Ankara Ortaklık Anlaşması (“Ankara Anlaşması”) 1963 yılında Türkiye ile o zamanki AET arasında imzalanmıştır. Anlaşma 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girmiştir. 1980’lerin başlarında, Türkiye’deki askeri müdahaleden dolayı Türkiye-AET ilişkilerinde bir duraklama olmuştur. 1983 yılında yapılan seçimlerin ardından ilişkiler yeniden kurulmuş ve 1987’de Türkiye tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. 1990’da Avrupa Konseyi, Türkiye’nin üyelik başvurusunu kabul etmiştir. 1995 yılında Türkiye ile AB arasındaki ticari ilişkilere önemli katkısı olan Gümrük Birliği kurulmuştur.  Aralık 1999 Avrupa Konseyi Helsinki Zirvesinde Türkiye resmi olarak aday ülke statüsü kazanmıştır. Türkiye ile AB arasındaki katılım müzakereleri, topluluk müktesebatının her bir “faslının” analitik olarak incelenmesiyle birlikte (tarama süreci olarak adlandırılır) Ekim 2005’te başlamıştır. Katılım müzakerelerinin yürütülmesi amacıyla topluluk müktesebatı, her biri spesifik bir konuyla ilgili olmak üzere, 35 fasla bölünmüştür. Türkiye Mali Yardım Aracı kapsamında Türkiye 2001 yılından bu yana AB’den katılım öncesi yardım almaktadır. 
Bu yazı habergzt.com.'da yayımlanmış olup 6930 defa okunmuştur .


ELEKTRİKLİ OTOMOBİLLERİN PETROLE ETKİSİ

Her şeye rağmen yakın gelecekte petrol yakıtlı araçların pazar payının önemli bir kısmına elektrikli araç sektörü sahip olacak… İlk el...