Translate

30 Ocak 2017 Pazartesi

KAYITDIŞI EKONOMİ

Kayıtdışı ekonominin varlığı hem makroekonomik göstergeleri hem de para ve maliye politikalarını etkilemektedir.











Literatürde; paralel ekonomi, saklı ekonomi, yasadışı ekonomi, kayıtdışı ekonomi, marjinal ekonomi, beyan edilmemiş ekonomi, gayri resmi ekonomi, ikili ekonomi vb. gibi kavramlarla tanımlanmıştır. Ülkemizde ise “kayıtdışı ekonomi” kavramı öne çıkmaktadır. Kayıtdışı ekonomi kavramı; bilinen istatistiki yöntemlere göre tahmin edilemeyen ve gayri safi milli hasıla (GSMH) hesaplarını elde etmede kullanılamayan gelir yaratıcı ekonomik faaliyetlerin tümüdür. Kısaca ekonomi içerisindeki faaliyetlerin kayda alınmaması durumudur.
Kayıtdışı ekonomi, kara para aklama, vergi kaçırma, uyuşturucu alım ve satımı, silah kaçakçılığı, yolsuzluk, tefecilik gibi yasadışı ekonomik faaliyetler ile  çocuk bakıcılığı yapanlar, hamallar, işportacılar, part-time çalışanlar, inşaat ve tarım işçileri, el arabasıyla meyve ve sebze satıcıları, evlerinde özel ders verenler gibi yasal olup kayıtlara yansımayan tamamen geçim sağlamaya yönelik olan ekonomik faaliyetleri kapsamaktadır. Kayıtdışı ekonominin çok büyük kısmının nakit para ile gerçekleştirildiği varsayılmaktadır. Kontrolün az olduğu ülkelere kara para aklanmak üzere kayıt dışına yönelmekte ve istikrarsızlıklara yol açmaktadır. Kayıtdışı ekonomi, ülkelerin uygulamış oldukları ekonomik sistemlerin, sosyal, hukuki, ahlaki ve kültürel yapılarının farklılıklarından dolayı ortaya çıkabilmektedir. Kayıtdışı ekonomi gelişmiş ülkelerde daha az gelişmekte olan ülkelerde daha fazla orandadır.
Kayıtdışı ekonominin nedenlerine gelince:
-Mali ve ekonomik nedenler (enflasyon, gelir dağılımı, vergi adaleti)
-Hukuki nedenler (yasaların basit ve açık olmaması, sık değişikliğe uğraması, vergi oranlarının yüksekliği, istisna ve muafiyetler, üniter yapıdaki bozulma, defter tutma hadleri)
-İdari nedenler (vergi idaresinin organik yapısı, teknik yapı, personel yapısı ve denetim mekanizması)
-Sosyal nedenler (vergi ahlakı, mükellef psikolojisi ve tarihsel nedenler)
-Siyasal nedenler ve baskı gruplarından kaynaklanan nedenler.
Ekonominin azgelişmişliği, yüksek enflasyon, ekonomi politikaları, istikrarsızlık, krizler, kayıtlı ekonomide istihdam ve gelir imkanlarının kısıtlı ve yüksek maliyetli olması, kayıt dışılığı etkileyen faktörlerdendir. Vergi yükü, kayıt dışı ekonomiyi etkileyen temel nedenlerden en önemlisidir. Az gelişmiş ülkelerde kayıt dışılığın yüksek olmasının en büyük nedeni ise düşük gelirli insanların yaşam standartlarını yükseltebilmek için kayıtdışı ekonomiye zorunlu geçişyapmalarıdır. Gelişmekte olan ülkelerin başlıca sorunları olan işsizlik ve yoksulluk, insanları kayıtdışı faaliyetlere itmektedir.
Kayıtdışı ekonominin varlığı hem makroekonomik göstergeleri hem de para ve maliye politikalarını etkilemektedir. Kayıt dışı ekonominin olumsuz etkileri, ekonomi üzerinde, rekabet üzerinde ve sosyal güvenlik sisteminde olmaktadır. Kayıt dışı ekonominin büyümesi kayıtlı ekonominin küçülmesi anlamına gelmektedir. Kayıtlı ekonominin küçülmesi de devletin vergi gelirlerinin azalması demektir. Yüksek oranda kayıt dışılığın bulunduğu bir ekonomide, işsizlik, milli gelir gibi çok önemli makroekonomik göstergeler yanıltıcı sonuçlar verir. Mikroekonomik açıdan ise kayıtdışı ekonomi firmalar arası haksız rekabet oluşturur, kayıtdışı ekonomide çalışan firmalar için yasal düzenlemeler olmadığı için daha düşük fiyattan piyasaya girebilirler. Kayıtdışı ekonomi sosyal güvenlik kurumları’nın mali yapılarını bozar.
Genelde en çok vurgu yapılan olumlu etki, kayıtdışı ekonominin niteliksiz işgücüne istihdam kapısı oluşturmasıdır. Özellikle düşük gelir gruplarının geçimlerini kayıtdışı istihdam ile sağlamaları, kayıtdışı sektörün aynı zamanda bir sosyal açığı kapama görevi üstlendiğini göz önüne sermektedir. Kayıt dışılığın toplumda sosyal patlamaları engelleyeceği yolunda görüşte ileri sürülmektedir. Kayıt dışı gelirlerin tüketimi artırma etkisiyle kayıtlı ekonomiye girdisi kadar, GSMH seviyesi yükseltir. Kayıtdışı olarak elde edilmiş gelir, daha sonra tüketim gibi ihtiyaçlar için tekrar harcanmakta ve harcanırken faturalı alışveriş yapıldığında, bu gelirin bir kısmı ekonomiye geri dönmektedir. Ancak kayıtdışı gelirin hepsi kayıtlı ekonomiye geri dönmemektedir. Geri dönse bile vergi kaybı halen bulunmaktadır. Kayıtdışı ekonominin genel ekonomi içerisinde ciddi bir paya sahip olması, aslında ekonominin resmi sayılardan daha büyük bir üretim potansiyelinin olduğuna da işarettir. Kayıtdışı ekonominin olumlu yanlarına değinilse de kayıt dışı ekonominin özellikle uzun dönemde birçok olumsuz etkiyi beraberinde getireceği açıktır.
Kayıtdışı ekonomiyi önlemek ve istenilebilir bir seviyeye getirmek için öncelikle mevcut durumu tespit etmek gerekmektedir. Kayıtdışı ekonomiyi tahmin için değişik yöntemler uygulamaktadır. Bütün yöntemler birbirinden farklı sonuçlar vermektedir. Bunun sebebi her yöntemin kayıt dışılığın farklı bir boyutunu ölçmeye çalışmasıdır. Kayıtdışı ekonominin tahmini, belli bir zaman periyodundaki büyüklüğü vermektedir. Kayıt dışı ekonominin ölçülmesiyle ilgili gerek ülkemizde gerekse yurt dışında yapılmış birçok araştırma bulunmaktadır. Esasen bu çalışmalardan hiçbiri kayıt dışılığı tam olarak ölçememektedir. Çünkü kayıt dışı ekonominin sürekli kontrol edilecek bir alanı yoktur. Her an ve her ortamda kayıt dışı faaliyetler gerçekleşebilmektedir.
Kayıtdışı ekonominin varlığı ekonominin geneli üzerinde ciddi etkiler doğurmaktadır. Herhangi bir ülkedeki bütün işlemlerin kayıt altında yapıldığını düşünmek gerçeklerle uyuşmayacağı gibi ayrıca kaçakçılık, kara para gibi olaylarında varlığı göz önüne alındığında kayıtdışı ekonominin hiç olmadığı bir ülke bulunmamaktadır. Kayıtdışı ekonominin büyüklüğü ülkeden ülkeye değişmektedir. Bu farklılıklar ise vergi yükü, düzenleyici sistemin karmaşıklığıve vergi ahlakı gibi değişkenlerin bir yansımasıdır.
Türkiye, GSMH’nin yaklaşık %50'si oranındaki boyutları ile dünyada Rusya ve Polonya'nın ardından kayıt dışının en yaygın olduğu ülke konumundadır. Eğer gelişmiş ülkeler düzeyinde kalkınmışlık seviyesine ulaşılmak isteniyorsa, kayıtdışı ekonomi minimuma indirilmeli, sağlam bir vergisel ve mali yapı tesis edilmelidir.
Gerçekleştirilecek idari reorganizasyon ve vergi ahlakının tesis edilmesiyle kayıt dışı ekonominin boyutları en aza indirilebilir. Elimizde done olması ve gerekli çalışmaları yapabilmemiz için kayıtdışı ekonomiyi ölçmeli ve fakat esas olarak kayıt dışı ekonomiyi azaltmak için önlem almalı, yeni yöntemler geliştirmeliyiz. Okullarda öğrencilere ve toplumun her kesimine bu konuda eğitim verilmesi, kredi kartıyla ödemelerin yaygınlaştırılması, denetim elemanlarının ve denetimlerin artırılması, fahri müfettişlik sistemi, gizlilik esasıyla ihbara ödül sistemi, mal beyanı, vergi kaçakçılığına paraya dönüştürülmeyecek şekilde hapis cezası verilmesi, işyeri kapatma, meslekten uzaklaştırma, kurumların elektronik altyapılarında e-devlet üzerinden entegrasyon, vergi ödemeye çeşitli teşvikler (erken ödemeye indirim, aksatmadan ödeyene indirim vb.), vergi iadesi, vergi affı uygulamasının tamamen kaldırılması, adil ve uygun vergileme ve en önemlisi de herkesin ödeyebileceği kadar vergi yükü yüklenmesi gibi daha aklımıza gelmeyen bir dizi önlemler alınarak kayıt dışı azaltılabilir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 10440 defa okunmuştur .


16 Ocak 2017 Pazartesi

MİLLİ GELİR HESAPLAMA YÖNTEMİ DEĞİŞTİ

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), milli gelirin hesaplama yönteminde, küresel gelişmelere paralel olarak revizyona gitti, milli gelir değişti.










Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) hesaplamalarında TÜİK revizyona gitti. 2009 verileri baz alınarak hesaplama yöntemi, "SNA-2008 ve ESA- 2010 "la ilgili uluslararası standartlar göz önüne alınarak değiştirildi. TÜİK’ in yaptığı bu revizyonla milli gelir hesabı yeniden yapıldı, yapılan değişikliklerle milli gelirde artış oldu. 1972 yılında DPT ve DİE serileri arasında uyum sağlanırken milli gelirde %6 dolayında bir artış oldu. 1997'deki revizyon milli gelirde %35, 2008'deki revizyon %38'lik artış meydana getirmişti. Bu kez milli gelirimiz eskisine göre %19,7 arttı ve 2 trilyon 337 milyar TL oldu. Kişi başı milli gelir ise 11.014 $’a çıktı. TÜİK tarafından yapılan açıklamada; ESA-95'den ESA-2010'a ve SNA- 2008'e geçişle güncellenen GSYH verilerinin 2009 baz alındığı vurgulanarak "Hem büyümenin daha hızlı ve daha doğru ölçülmesi hem de kalkınma, refahın ölçülmesine yönelik göstergelerin bir kısmının hesaplanabilmesini kolaylaştırmak amacı ile idari kayıtların sisteme entegrasyonu revizyon çalışmalarının en önemli aşamasını oluşturmuştur" denildi. Temel değişim nedenlerini oluşturan başlıklar ise, "'Ar-Ge' ve 'Silah Sistemleri' harcamalarının yatırım harcaması olması, sigortacılık sektörü hesaplama yönteminin değiştirilmesi, Merkez Bankası'nın çıktı hesabının değiştirilmesi" olarak açıklandı.
Ana hatlarıyla TÜİK’ in yaptığı değişiklikler;
-Dolaylı ölçülen mali aracılık hizmetlerinin hesaplama yöntemi,
-Kendi hesabına geliştirilen yazılımlar sisteme eklenmesi,
-Genel devlet sınıflamasının güncellenmesi,
-Gözlenemeyen ekonomi hesabının geliştirilmesi,
-İzafi kira hesaplama yöntemi,
-Tarım sektöründe hesapların geliştirilmesi,
-Sabit fiyatlarla hesaplamalarda yeni yöntem,
-TÜİK iş kayıtları sisteminde yer alan yaklaşık 3 milyon girişime ilişkin GİB ve SGK' da tutulan beyannameler incelenmesi ve kayıtlarda uyumluluk sağlanması,
-Mali şirketler sektörünün parçası olan bankacılık ve sigortacılık faaliyetlerine ilişkin idari kayıtların ulusal hesaplar sistemine entegrasyonunun sağlanması,
-Analitik bütçe gelir ve harcama kodlarının, ESA-2010'a göre yeniden sınıflandırılması.
Baz yılı değişti, Sabit Fiyatlarla Hesaplamanın yerini Zincirleme Hacim Endeksi aldı. TÜİK, eskiden reel GSYH’yı sabit fiyatlarla hesaplardı. Bunu yaparken de belirli bir yılı baz olarak alır bu baz yılından hareketle değişimi hesaplar ve böylece enflasyondan arındırılmış olarak reel büyümeyi hesaplardı. Yeni yöntemde TÜİK, sabit fiyatlarla hesaplamayı zincirlenmiş hacim endeksiyle yapıyor. Zincirlenmiş hacim endeksinde TÜİK, dönemsel hesaplamalar için yıllık çakışma yöntemini kullanıyor, böylelikle üretimdeki değişim daha sağlıklı ölçülebiliyor.


Yasalar ve anayasalar değiştiriliyor, ihtiyaç hasıl olunca niçin bir yöntem değiştirilmesin. Zaten revize varsa sistem işliyor demektir. Bu cihetle TÜİK, milli gelirin hesaplama yönteminde, küresel gelişmelere paralel olarak revizyona gitti, milli gelir değişti. Yapılan bu değişiklikler tüm değişimlerde olduğu gibi haklı ve haksız eleştirileri de beraberinde getirdi. İç kamuoyu bu düzeltmeye şüpheyle bakıp genelde şu şekilde yorumluyor; “dolar bazındadüşen kişi başı milli geliri artırmak için yöntem değiştirerek milli gelir dolayısıyla büyüme oranı artırılıyor.” Aslına bakarsanız uluslararası sistemlere uyum babında, evet bu yöntemle rakamlar değişti ve bu pozitif yönde oldu. Bunu kamuoyuna TÜİK iyi anlatmalıdaha fazla bilgi vermeli, şeffaf olmalı, güven sorununu ortadan kaldırmalı. TÜİK bunu yaparken yine bir şeyi öncelikle kabul etmiş oldu, “önceki uygulanan yöntem eksik ya da durumumuzu tam yansıtmıyordu, şimdi düzeltiyorum.” Tabi bunu yaparken de uluslararası standartlara atıf yapıyor, standartlara uyum sağladığını vurguluyor ve gerekçelerini sıralıyordu. TÜİK’ in kamuoyu ve otoritelere karşı böylesi önemli bir konuda bilerek hata yapacağını veya yanıltıcı bilgi vereceğini hiç sanmıyorum. İyi olan bu durumu fark edip düzeltmek. Kötü olansakamuoyuna anlatma zorluğu. Kişi başı milli gelir yükseliş trendindeyken yeterince bilgi verilerek revizyona gidilse, yani uygun zaman ve zeminde yapılsa bu düzeltmede şüpheye mahal bırakmazdı.
Diğer taraftan, kayıt dışı ekonomi gerçeğinin ise, ekonomik göstergelerin hatalı sonuçlar doğurmasında en büyük etken olduğu, milli gelire eklenmesi gerektiği halde kayıtlı olmadığı ve ölçülemediği için milli gelire dahil olmayan gelirler olduğu unutulmamalıdır. Yani kayıt dışı kayıt altına alındıkça milli gelir düşmeyecek daha da artacaktır.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 11434 defa okunmuştur .


2 Ocak 2017 Pazartesi

ENFLASYON HEDEFLEMESİ NEDİR?

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanan yüksek enflasyon, işsizlik ve düşük büyüme performansları, para politikalarının sorgulanmasına yol açmıştır…











Fiyat istikrarının sağlanması ve sürdürülmesi için para politikası rejimi olan Enflasyon Hedeflemesi, günümüzde birçok ülkede uygulanmaktadır. Fiyat istikrarının yanı sıra enflasyonu düşürmek içinde tatbik edilmektedir.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanan yüksek enflasyon, işsizlik ve düşük büyüme performansları, para politikalarının sorgulanmasına yol açmıştır. Düşük ve sürdürülebilir bir enflasyon düzeyi için ilk defa Yeni Zelanda tarafında 1989 yılında uygulanmaya başlanmış, 1990’lı yılların başından itibaren ise İngiltere, Avustralya, Kanada, İsveç, Finlandiya ve İspanya’nın bulunduğu gelişmiş ülkeler enflasyon hedeflemesi rejimini hayata geçirmişlerdir. Ülkemiz ise Örtük Enflasyon Hedeflemesi uygulayarak kademeli geçişle 2006 yılında uygulamaya başlamıştır. Türkiye ile birlikle Enflasyon Hedeflemesi Rejimini uygulayan ülke sayısı 24’dür.
Enflasyon Hedeflemesi; hükümet, merkez bankası ya da her ikisinin gelecekte merkez bankasının enflasyonu sayısal olarak belirli bir değerde tutmaya çalışması olarak tanımlanmaktadır.
Enflasyon Hedeflemesi, belirli bir dönem sonu için uygun enflasyon oranının belirlenmesi ve o orana ulaşılabilmesi için para politikası araçlarının kullanılmasını kapsamaktadır. Enflasyon Hedeflemesi rejiminde temel politika aracı kısa vadeli faiz oranlarıdır. Enflasyon Hedeflemesi rejimi altında merkez bakasının gelecek enflasyona ilişkin öngörüleri büyük önem taşımaktadır.
Enflasyonun yüksek olduğu ekonomilerin merkez bankaları enflasyonu düşürmek içinEnflasyon Hedeflemesi uygularken, deflasyona giden ekonomilerin merkez bankaları enflasyon oluşturabilmek için Enflasyon Hedeflemesi uyguluyorlar.
Enflasyon Hedeflemesi rejimi; kesin kurallardan ziya her ülkenin kendine özgü tarihsel, kültürel, ekonomik ve siyasi koşullarına göre şekillendirilebileceği esnek bir yapı sunmaktadır. Enflasyon Hedeflemesi uygulamasında genel ekonomik yapının yanı sıra,
- Merkez bankasının bağımsızlığı,
- Hedefin hangi otorite tarafından belirleneceği (Hükümet, Merkez Bankası veya her ikisi),
- Hedefin niteliği (TÜFE veya Çekirdek Enflasyon),
- Hedefin (Nokta veya Bant) seviyesi ve süresi,
-  Şeffaflık (Enflasyon Raporu),
- Hesap verebilirlik, gibi hususlar önem taşımaktadır.
Para politikası stratejisi için (Mishkin 2000) beş unsur;
1) Enflasyon için orta vadeli sayısal bir hedefin kamuoyuna ilan edilmesi gerekir.
2) Merkez bankasının birincil hedefi fiyat istikrarı, diğer hedefleri ise ikinci derecede hedefi olmalıdır.
3) Politik araçların kullanımı kararlaştırılırken sadece parasal büyüklük ya da döviz kurunun takip edilmesi değil bunların yanında kapsamlı bilgi strateji yani göstergeler de takip edilmelidir.
4) Para politikasının planları, amaçları ve kararları hakkında kamuoyu ve piyasalarla, para politikasının arttırılmış şeffaflığı ile ilişki kurulmalıdır.
5) Enflasyon hedefine ulaşmak için merkez bankasının bağımsızlığının ve sorumluluğunun arttırılmasıdır.
Enflasyon hedeflemesine geçişi zorlaştıran en önemli unsurlardan biri döviz kurları ile enflasyon arasındaki güçlü ilişkidir. Bu nedenle Ülkemizde 2001 finansal krizinden sonra merkez bankası döviz kuru ile enflasyon arasındaki güçlü ilişkinin zayıflatılması için dalgalı döviz kuruna geçilmiş, para politikası rejimi olarak Enflasyon Hedeflemesi tercih edilmiştir.
Merkez bankalarının birincil ve öncelikli amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir. Enflasyon Hedeflemesi ise, fiyat istikrarına ulaşılabilmesi amacıyla uygulanan ve giderek yaygınlaşan bir para politikası stratejisidir. Bağımsız bir merkez bankası, enflasyon hedeflemesinin olmazsa olmaz ön koşullarından biridir.  Merkez bankası faiz kararlarınınenflasyonu istenildiği düzeyde ve istikrarlı bir şekilde etkileyebilmesi için finansal sistemin temellerinin güçlü olması, sağlam bir bankacılık sektörü ile gelişmiş para, sermaye ve döviz piyasalarının bulunması gerekmektedir.







Enflasyon Hedeflemesi stratejisinde, enflasyon oranının ölçülmesi büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde olduğu gibi birçok ülkede enflasyonun göstergesi olarak Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) kullanılmaktadır. Enflasyon Hedeflemesi stratejisinde karar verilmesi gereken konulardan birisi de hedefin nokta hedef mi yoksa belli bir aralığın mı hedef olacağıdır. Bant ya da nokta hedeflemesinin temel amacı merkez bankasının belirli bir enflasyon hedefini ilan ederek makroekonomik birimlerin enflasyon beklentileri için bir seviye belirlemektir. Ülkemiz için nokta hedefleme seçilmiştir. Ülkemizde hükümet ve merkez bankası rakamsal enflasyon hedefinin ne olacağına yürürlükteki yasalar gereği birlikte karar vermektedir. Belirsizlik aralığıise +- 2 puandır. Hedefler 3 yıllık bir süre için belirlenmektedir. Hedeften Sapma ve Hesap Verme konularında merkez bankası kamuoyunu bilgilendirmekle yükümlüdür. Kısa vadeli faiz oranları kararları Para Politikası Kurulu tarafından onaylanarak alınmaktadır. Enflasyon Raporu ise üç ayda bir yayımlanmaktadır.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 10218 defa okunmuştur .


19 Aralık 2016 Pazartesi

DOLAR ENDEKSİ NEDİR, NASIL HESAPLANIR?

Dünyada Dolar’ın durumu ve trendi bu endeksle takip edilmektedir…
















DXY yani Dolar endeksi, ABD Doları’nın, Euro, Japon Yeni, İngiliz Sterlini, Kanada Doları, İsveç Kronu ve İşviçre Fırang'ına göre belirlenmiş değeridir. Dolayısı ile, tüm dünyada Dolar’ın durumu ve trendi bu endeksle takip edilmektedir.
Amerikan Doları %60 oran ile en çok rezerv tutulan para birimi olması dolayısıyla takibi de kaçınılmaz oluyor. Dolar endeksi kısaca 6 önemli para biriminin geometrik ortalamasının dolar karşısındaki değerini gösteriyor. Peki niçin geometrik ortalama dersek; İstatiksel araştırmalarda gözlem sonuçları arasındaki oransal (nispî) farkların mutlak farklardan daha önemli olduğu durumlarda geometrik ortalamaya başvurulmaktadır. Diğer bir ifade ile gözlem sonuçlarının her biri bir önceki gözlem sonucuna bağlı olarak değişiyorsa ve bu değişmenin hızı belirlenmek istenirse geometrik ortalama sağlıklı sonuçlar vermektedir.
1944 yılında yapılan anlaşma ile 44 ülkenin para birimi dolar bazında sabitlenmiş ve doların değerinin ise altın üzerinden belirlenmesine karar verilmiştir. 25 yıl gibi uygulandıktan sonra bu sabit kur sistemi ABD ekonomisi için sorunlar oluşturmuş ve doların değerinin her geçen gün düşmesi neticesinde; 1971 yılının 15 Ağustos’unda Başkan Robert Nixon, ABD’nin Bretton-Woods sistemini (rezerv para için uluslararası anlaşmayı) terk ettiğini ve doların altına çevrilebilirliğine son verildiğini açıklamıştır. Yani karşılıksız Dolar ($) basma dönemi başlamıştır. Fiyatın piyasada belirlendiği serbest kur rejimine geçilmiştir. 1973 yılında FED aldığı karar ile ABD Doları’nın diğer para birimleri karşısında ki değerini ölçebilmesi için “Dolar endeksi” kavramını oluşturmuştur.
Dolar endeksinin hesaplanmasında Japon Yeni, Euro, Kanada Doları, İngiliz Poundu, İsveç Kronu ve İsviçre Frangı olmak üzere 6 adet majör para birimi kullanılmaktadır. Bu para birimleri Dolar endeksi hesaplaması için aşağıdaki şekilde ağırlıkları oransal olarak belirlenmiştir;
Formülü ise; DXY = 50.14348112 x EUR/USD^ (-0.576) x USD/JPY^(0.136) x GBP/USD’(-0.119) x USD/CAD^(0.091) x USD/SEK’(0.042) x USDCHF^(0.036) şeklindedir.
Euro’dan önce hesaplamada, Alman Markı (%20.8), Fransız Frangı (%13.1), İtalyan Lireti (%9), Hollanda Guldeni (%8.3) ve Belçika Frangı ( %6.4) kullanılmıştır. DXY endeksi 1973 yılındauygulanmaya alınmış olup 100 değeri ile hesaplanmaya başlanmıştır. DXY = 100 dengeyi ifade eder. -/+ yön ise doların değer kaybı veya artışına işaret eder. 1985 yılında tavan yaparak 164.7 değeri ile en yüksek seviyesine ulaşan endeksi 2008 yılında ABD’den dünyaya yayılan küresel finans krizinde 70,6 değerini görerek en düşük seviyeye inmiştir. Dolar endeksi 2015 yılının sonlarına doğru 100 seviyesinde işlem görmeye tekrar başlamıştır.
Dolar endeksi, dünyada en çok kullanılan para birimleri karşısında doların değerini hesaplamak, piyasa oyuncularına ve regülatör kurumlara doların değeri hakkında daha net bilgi vermektedir. Dolar’a olan genel talebin analiz edilmesi açısından da önem arz etmektedir. Tüm dünyada bunu böyle bilmektedir. Ancak dünyada dolar hegemonyası artık diğer ülkelerce tartışılmaya başlanmış ve çözüm arayışına girilmiştir. AB kapsamında Euro bunun için oluşturulmuş, genelde Euro ile dış ticaret yapılmaktadır. Diğer yandan Rusya, Çin, İran ve Türkiye gibi ekonomisi büyük ülkeler kendi paralarıyla veya altın ya da takas yoluyla karşılıklı ticaret yapmak üzere girişimlerde bulunuyorlar. Ülkeler arasındaki ticaretin Dolar harici fiyatlandırması ve ödemesi, Doları olumsuz etkileyebilecektir. Belki de bir müddet sonra Dolar Endeksi’nin diğer ülkeler açısından fazla bir önemi kalmayacaktır, kim bilir.
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 9981 defa okunmuştur .


5 Aralık 2016 Pazartesi

YASTIK ALTINDA MİLYARLARCA DOLAR’LIK KAYNAK

Altın, döviz ve TL olarak âtıl bekletilen kaynak 211,5 Milyar Dolar, bunun yarısının bile Türk ekonomisine kazandırılması ekonomide bahar havası estirmeye yetecek 









Zor günleri için “yastık altında” tutma alışkanlığı halkımızın geleneklerinde var. Özellikle altın ve döviz bir kenara konur, ya da saklanır. Kadınlarımız ise takı olarak kullanır. Olumsuzluk durumunda veyahut lazım olduğunda çıkarılır kullanılır. İşte buradaki incelik yastık altındaki miktar için saklanan sürede oluşuyor ve ekonomide işlem görmediği için kayıp olarak gözüküyor.
Dünya Altın Konseyine (WGC) göre 3.500 ton, İstanbul Altın Rafinesine (İAR) göre de 5000 ton Türkiye’de yastık altında altın var. İstanbul Altın Rafinesince tahmin edilen yastık altındaki 5 bin tona ulaşan altın stokunun bugünkü değeri; gramı=133 TL ve 1 Dolar=3,53 TL baz alınırsa 188 Milyar Dolar civarında. Altına nazaran dolardaki şok yükseliş yastık altındaki altının dolar bazındaki değerini düşürmüş gözüküyor. Diğer yandan Türk işçi döviz birikimlerinin Mark’tan Euro’ya geçiş döneminde 46 Milyar Euro civarında olduğu hatta Almanya'daki nakitten fazla olduğu Alman basınında iddia edilmiş ve bunun çoğunun yastık altında olduğu da vurgulamıştı, ancak bu iddia Türk uzmanlarca pek kabul görmemişti. Yine TOBB’ce yapılan açıklamada en az 20 Milyar Dolar yastık altında döviz bulunduğu belirtiliyor. Buna mukabil Bankalarda ise vatandaşın kayıtlı yaklaşık 150 Milyar Dolar dövizi bulunuyor. Nereden bakarsanız bakın toplam altın ve döviz olarak 208 Milyar Dolar’ın üstünde önemli bir kaynak yastık altında âtıl duruyor. Yine hiç gündeme getirilmeyen TL olarak milyarların yastık altında atıl bekletildiği de bir başka gerçek. Cüzdandaki nakitten ya da sirkülasyondaki paradan bahsedilmiyor, ihtiyati tedbir olarak âtıl bir kenarda bekletilen TL’den bahsediliyor. TCMB verilerine göre Ekim 2016 itibariyle 122.632.932.299 TL tedavüldeki para miktarı. Bunun iyimser tahminle %10’u yastık altında olduğunu varsayarsak 12,2 Milyar TL=3,5 Milyar Dolar ediyor. Yani Altın, döviz ve TL olarak âtıl bekletilen kaynak 211,5 Milyar Dolar, bunun yarısının bile Türk ekonomisine kazandırılması ekonomide bahar havası estirmeye yetecek olması karşımızda bir gerçek olarak duruyor. Yastık altı ile igili verilen rakamlar çeşitli kişi veya kuruluşlarca tahmin ediliyor, şunu da unutmamamız gerekiyor ki tahminlerde eldeki belirli verilere dayandırılarak yapılıyor.
Sisteme güvenmiyor insanımız. Geleceğini kendince garantiye almak için biriktiriyor. “Ak akçe kara gün için” diyor ve biriktiriyor. Ve kimseyle de bu birikimini paylaşmak istemiyor. Bu bir tasarruf ancak ülke ekonomisine fayda sağlamayan atıl bir tasarruf. Aile büyüklerinin çoğu kendi en yakınlarından bile birikimini saklıyor. Birikimini bankada tutmak yerine evinde ya da güvenli bulduğu yerde saklıyor. Acaba gençlerimizin çoğunda “har vurup harman savurur” ata sözünde anlatıldığı gibi “bulduğu zaman bilinçsiz harcama yapar”anlayışı büyüklerin birikimlerini gizlemelerinin sebebi olabilir mi? Aile içindeki bu tür güvensizlik yine eğitimsizlikten kaynaklanıyor. Diğer taraftan kadınların kollarını, boyunlarını süsleyen altın takılar, geleneksel tasarruf aracı olarak karşımıza çıkıyor. Ama evlerde saklanan bu altınlar ekonomiye hiçbir fayda sağlamıyor. Tasarrufunda ekonomik olması gerekiyor. Bu bağlamda tasarruf bilincini ve bağlantılı olarak elimizdeki ekonomik değerleri rantabl kullanma yetisini, çocuklukta vermemiz gerekiyor. Daha erken yaşlarda finansal okuryazarlık konusunda ki eğitimleri yaygınlaştırarak vermemiz kaçınılmaz gözüküyor.
İnsanlar bankalara veya finans kurumlarına neden güvenmez. Nereden buldun sorusuyla karşılaşmamak, veraset ve intikal vergisine veya diğer vergiler ile masraflara muhatap olmamak ya da dini inanç gereği bankaya bulaşınca faize de bulaşırım korkusu olabilir mi? Devlete bu konuda çok iş düşüyor. Mali kesimin gelişmesi için yastık altındaki birikimlerin sisteme kazandırılması, ekonomiye döndürülmesi gerekiyor. Bunu yaparken de insanların birikimlerine en küçük halel gelmeyeceğine dair gerekli güvenceleri vermekyasal düzenlemeleri yapmak ve daha kârlı olacağını göstermek özellikle de faize bulaşmak istemeyenlere çözüm üretmek gerekiyor. Yastık altındaki altın, döviz ve TL’ nin ekonomiye girmesi için yeni cazip yöntemler bulmak ve uygulamaya koymakta büyük fayda var. En önemlisi de bulunacak yöntemde birikimlerin devlet güvencesinde bulunması büyük önem atfediyor. 
Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 9524 defa okunmuştur .


21 Kasım 2016 Pazartesi

DÖVİZ KURUNDAKİ ARTIŞIN ENFLASYONA ETKİSİ

Gelişmekte olan ülkelerde enflasyonun en önemli belirleyicisi döviz kurundaki artışlardır.











Döviz kurunda gözlenen artış ithal mal fiyatlarını artırdığı için ithal hammadde veya ara malı kullanılan ürünlerin ve ithal tüketim mallarının fiyatlarını artırmaktadır. Diğer taraftan ekonomide dövizle yapılan işlemler, yani para ikamesi (dolarizasyon) önemli bir seviyede ise üreticiler, dövizde gözlenen artışı kendi ürettikleri ve sattıkları mal ve hizmetlere, tüketicilerin talebini de göz önünde bulundurarak aynı oranlı yansıtmaktadır. Yine döviz kurundaki artış yurt dışından gelen malları daha pahalı yaptığından yurt içinde üretilen malları cazip hale getirmekte ve ihracatını da artırmaktadır. Döviz kurunun artması neticede ithalatı azaltır, ihracatı ise artırır. İç piyasada ise ihracat sebebiyle azalan malın fiyatı artar.
Genelde gelişmekte olan ülkelerde enflasyonun en önemli belirleyicisi döviz kurundaki artışlardır. Gelişmekte olan ülkelerde üretim ithalata bağımlı olduğu için döviz kurlarında meydana gelen bir değişme ithal edilen tüketim malları fiyatlarını etkilediği gibi üretim maliyetlerini de etkilemektedir. Döviz kurundaki değişme dışarıya bağımlı olan ülkenin ithal girdisinin maliyetini artırmaktadır. Bu durumda maliyet artışları fiyatlara yansıtılmakta ve fiyat istikrarsızlığına yol açmaktadır.
Yerel paranın değer kaybetmesi ve süreklilik arz etmesi durumu finansal krizinde habercisidir. Aşırı değerli döviz kurunun yol açtığı para krizleri ve arkasından gelen ekonomik daralmalar döviz kuru politikalarının oluşturulmasında daha ihtiyatlı davranılmasını gerektirmektedir. Türkiye ekonomisinde de iki önemli finansal kriz yaşanmıştır. 1994 finansal krizinin ardından Türk Lirası büyük oranda nominal değer kaybına uğramış ve reel GSYİH ortalama olarak %5,6 küçülmüştür. 2001 finansal krizinde ise reel GSYİH ortalama olarak %10,1 oranında daralmıştır. Türkiye’nin yaşadığı 2001 finansal krizinden sonra döviz kurunda rejim değişikliğine gidilmiş ve önceden açıklanmış döviz kuru rejiminden dalgalı döviz kuru rejimine geçilmiş ve orta ve uzun dönemde, bir para politikası rejimi olarak enflasyon hedeflemesi tercih edilmiştir. Pek çok ülke enflasyonu istikrarlı bir seviyeye getirebilmek için enflasyon hedeflemesi politikasına geçmiştir.
Ülkemiz içinde enflasyon önemli bir sorundur. Özellikle hammadde ve enerji ithalatı yüksek olduğu için kurdaki yükseliş nihai mala yansımakta ve fiyatlar genel düzeyinde artış gözlemlenmektedir. TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi) hane halkının mal sepetini yansıttığı için, reel döviz kuru artışı halkın yaşadığı enflasyon baskısını anlamak için önemli bir değişkendir. TÜFE’ yi oluşturan mal ve hizmet sepetine genelde dış ticarete konu olmayan malların dahil olması sebebiyle kur artışının etkisi ÜFE (Üretici Fiyat Endeksi)’ne nazaran TÜFE’de daha az olmaktadır. Yani ÜFE, TÜFE'ye göre reel döviz kurundan daha fazla etkilenmektedir.
Döviz kurundaki yükselme bir süre sonra cari işlemler açığına neden olmaktadır. Döviz kurundaki artışın enflasyona yansımasının yüksek olmasının temel sebebi ithal girdi bağımlılığıdır. Döviz kurunun ABD seçimlerinden sonraki dönemde şok yükselmesinin ya da TL’nin değer kaybının süreklilik arz etmesiyle ÜFE ve TÜFE’ye ilk aylardan başlayıp ivme kazanarak zaman içinde yükselerek yansıyacak olması enflasyon tahminlerinin de revize edilmesi anlamına gelmektedir. Bu tür şok etkilerin enflasyon üzerindeki yansımasını en aza indirmek için;
1- İthalatın özellikle enerji ithalatının mümkün olduğunca azaltılması, hedeflenen Nükleer Enerjiden elektrik üretiminin yerli yakıtla iki katına çıkarılması,
2- Ülkenin yerli kaynaklardan her tür üretimi, özellikle çağın gereği teknolojik mal ve hizmet üretilmesini teşvik eden politikaların uygulamaya geçirilmesi ile
3- Yerli kaynaklardan üretilen mal ve hizmetlerin ihracatının artırılması gerekmektedir. 

Bu yazı habergzt.com' da yayımlanmış olup 9722 defa okunmuştur .


7 Kasım 2016 Pazartesi

ENERJİ TALEBİ VE KARŞILANMASI

Enerjinin uygun fiyatla, kesintisiz, kaliteli ve yeterli miktarda karşılanabilmesi son derece önemlidir...










Enerji, sosyal ve ekonomik kalkınmanın en önemli unsurlarından biridir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gelişen teknolojiye paralel olarak yeni üretilen her çeşit mal ve hizmete talep ve beklentilerin sürekli artması enerji talebini de doğal olarak artırmaktadır. Birincil enerji talebimizin yaklaşık %35’i doğal gaz, %28,5’ğu kömür, %27’si petrol, %7’si hidrolik ve %2,5’ğu diğer yenilenebilir kaynaklardan karşılanmaktadır.
Enerjinin uygun fiyatla, kesintisiz, kaliteli ve yeterli miktarda karşılanabilmesi son derece önemlidir. Ülkemiz enerji gereksiniminin yaklaşık dörtte üçünüdışarıdan sağlamaktadır. Özellikle ülkemizin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde görülen hızlı sanayileşme, kentleşme ve nüfus artışı enerji tüketimi artmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler için enerji talebinin karşılanmasında önemli ölçüde dışa bağımlı olmaları cari açığın en büyük nedeni olarak görülmektedir. Bu sorunla baş etmek içinde yenilenebilir enerji kaynakları ile yerli enerji arzını artıracak alternatifler üretmek gerekmektedir. Yenilenebilir ve yerli kaynaklarla enerji kullanımının artmasıyla da daha yüksek büyüme oranlarına erişilebilecektir. Bu bağlamda küresel enerji piyasalarında petrolün ağırlığının giderek azalacağı, yerini alternatif yenilenebilir enerji kaynaklarının alacağı öngörülse de en az önümüzdeki çeyrek asır daha petrolün etkisini sürdüreceği varsayılmaktadır.
Ülkemizin enerji kaynakları konusunda çok önemli bir potansiyeli olmasına rağmen güneş, rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından çok düşük oranda yararlanılabilmektedir. Ülkemiz petrol ve doğalgazla ilgili dünyanın en çok enerji talep eden bölgesi ile en yoğun enerji kaynaklarının bulunduğu bölge arasında stratejik bir konumdabulunmaktadır. Bu kapsamda daha düşük maliyetlerle ulaşımını sağlayacak enerji kaynaklarının olduğu gibi gerekse işlenerek transferi konusunda ilgili ülkeler ve şirketleriyle iş birliği önem kazanmaktadır.
Gelişmiş ülkelerin önemli bir kısmı büyüme ve kalkınma süreçlerinde söz konusu enerji gereksinimlerini nükleer enerji başta olmak üzere alternatif yenilenebilir enerji kaynakları ile çeşitlendirerek karşılamaya çalışmışlardır. Diğer taraftan gelişmiş kimi ülkelerin çok farklı coğrafyalarda bulunan petrol zengini ülkelere siyasi, iktisadi hatta askeri müdahale ve yönlendirmelerde bulunarak ilgili ülkelerin enerji politikalarını kendi çıkar ve beklentileri doğrultusunda oluşturdukları da bir gerçektir.
Üretim sürecinde enerji son derece önemli bir girdi. Maliyetleri etkileyen önemli bir unsur. Gelişmekte olan ülkeler bakımından enerjinin ortaya çıkardığı maliyet ve bunun cari denge üzerindeki etkileri de önemli bir yere sahiptir. Ülkemiz Petrol ve doğalgazda dışa bağımlılığı en üst düzeyde olan ülkeler arasında yer almaktadır. Ülkemizin cari açığı enerji açığı olarak değerlendirilmektedir. Enerjide dışa bağımlı olan ülkelerde büyümenin gerçekleştiği dönemlerde, enerji kullanımının ve ithalatının da arttığı bunlara bağlı olarak cari açığın da yükseldiği tespit edilmiştir. Üretim artışına bağlı olarak artan enerji gereksinimi için dışa bağımlılığı azaltacak alternatif kaynaklar devreye sokulmadığı sürece enerji ithalatı temelli cari açıklar sürekli üst düzeyde olacaktır.

Cari açığın makro ekonomik göstergeler üzerinde ki etkileri, petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki inişli çıkışlı hareketlerin ekonomik ve mali yapıda yol açtığı olumsuzluklar enerji politikalarını ve alınacak tedbirleri önemli hale getirmektedir.







Bu yazı habergzt.com'da yayımlanmış olup 8947 defa okunmuştur .



ELEKTRİKLİ OTOMOBİLLERİN PETROLE ETKİSİ

Her şeye rağmen yakın gelecekte petrol yakıtlı araçların pazar payının önemli bir kısmına elektrikli araç sektörü sahip olacak… İlk el...